Öğretmenim benimle kan kardeş olur musun?
+ Sonra Oku

Öğretmenler günü kutlu olsun

1970/1971 Eğitim-Öğretim yılı Haziran ayında Kilis Kız İlk Öğretmen Okulu’ndan mezun olmuş, aynı yıl eylül ayında çalıkuşu misali kura ile belirlenen görev yerim olan Gaziantep’in İslâhiye ilçesi, Dolan Köyü’nde büyük bir heyecanla mesleğime başlamıştım.

 

Önümde belki de ömrümün kalan zamanını aydınlatacak nice tecrübeyi sığdıracağım ve üç yıl sürecek ‘köy öğretmeliği’ görevim duruyordu.

 

Babamı küçük yaşta kaybettiğim için amcam götürdü beni görev yapacağım köye. Öğretmen okulunu bitirmiş, üç ay sonra göreve başlamıştım. On sekizinde bir öğretmendim ben. Amcam benimle beraber kalması için babaannemi de getirmişti köye. İlk lojmanımız okulun içerisinde yer alan 6 metrekare büyüklüğündeki müdür odasıydı. İlçeden gelen destek ile okul tuvaletiyle sırt sırta ahşap bir bölüm eklediler bizim için ve tek göz odada babaannem, ben ve radyom ile başladı meslek hayatım. Radyo deyip geçmemeli, ayda bir kere maaşımı çekmek için gittiğim ilçe merkezini saymazsak sosyal hayatım el kadar pilli bir radyodan ibaretti. Küçük antenini tavana değercesine uzatıp küçük odamın içerisinde bir o yana bir bu yana yakalamaya çalışırdım yayınları ve sonunda o harika anonsla dalardı gözlerim uzaklara; “Burası İstanbul Radyosu, sayın dinleyiciler, Mefharet Yıldırım şarkılar programına başlıyor. Kendisine sazlarıyla eşlik edenler: Sadi Işılay, Yorgo Bacanos, İzzettin Ökte, Vecihe Daryal, Vecdi Seyhun”. Sırada bestekâr Erol Sayan’ın rast makamında bir eseri var…

“Geçsin günler haftalar aylar mevsimler yıllar,
Zaman sanki bir rüzgâr ve bir su gibi aksın.
Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses ve içimde bir nefes olarak kalacaksın.”

 

Köy merkezinin biraz dışına yapmışlardı okul binasını, gece karanlığında ne kadar istesem de duyamazdım köyün sesini ve bu derin sessizlikte babaannemin namazı çabuk bitsin diye dua ederdim, bir de ben uyumadan önce uyumasın diye. On sekizinde bir öğretmendim ben.

 

Her sabah, bir atlı arabanın zorlukla geçebileceği dar yoldan yaklaşık bir kilometre yürürdü çocuklarım, uzun bir ipe dizilmiş inci taneleri gibi. İncecik boyunlarına astıkları bez çantaları attıkları her adımda adeta dans eder, annelerinin ellerine tutuşturduğu azık bir elde, sınıf sobasında yakacakları odun parçası diğer elde kendi umuduna yürürdü Anadolu çocuğu.

 

Uzun ve zor bir yoldu bu, minik bedenlerinin tanıştığı belki de ilk zordu bu. Okula varıncaya kadar çamurdan görünmez olan lastik ayakkabılarını okulu ve sınıfı kirletmesin diye okulun önünde akan derenin karlı sularında yıkayan, bu yüzden elleri soğuktan kızarıp kabaran çocuklardı onlar. Okul bahçesindeki tulumbadan taşıdığımız sularla okulumuzu temizler, sobamızda yakacağımız odunu tahra ile küçük parçalara ayırırdık. Soğuktan kırmızıya kesen ellerini ve yanaklarını ısıtma telaşım, çocuklarımın bana hızlı bir şekilde soba yakmayı öğretmeleri ile son bulmuştu nihayet.

 

Zor yıllardı, temel ihtiyaçların zor bulunduğu hele kentlerden uzak yerleşim yerlerinde daha da zor bulunduğu zamanlardı. Belki aynı önlüğü giyen üçüncü kuşaktı onlar, yaması boldu önlüklerinin ama yırtık değildi, siyahtan griye dönmüştü rengi ama kirli hiç değildi evlatlarımın önlükleri.

 

Öğrenmeye, bilgiye aç çocuklarıma ayda bir maaş almak için indiğim İslahiye’den ve ailemi ziyaret için gittiğim Kilis’den ihtiyaçları olan eksikleri taşımaya özen gösterirdim gücüm, olanaklarım el verdiğince.

 

Gün boyu normal öğretim yapar, her ders saatinde bazı sınıfları ödevlendirir, bazılarıyla konu işlerdik. Orada bulunan her öğrencim bir diğerinden yeni şeyler öğrenirdi. Günlük yaşamı dolu dolu paylaşır, açlık duygularını ceplerine sıkıştırdıkları yufka ekmek ve kuru üzümle bastırırlardı.

 

Okulumuzun bahçesinde duvar boyunca yer alan ince uzun uygulama bahçemizde yaptığımız çalışmalarla ilk kez domates, biber, patlıcan, fasulye, bamyayı dalında görmüş, o yaşıma kadar karıştırdığım soğan ve sarımsağı topraktan büyük bir keyifle çekip çıkarmıştım. On sekizinde bir öğretmendim ben, öğreniyordum hayatı kuzularımla birlikte.

 

Ben onlara bildiklerimi öğretiyordum, onlar da bana bilmediklerimi öğretiyordu. Bizi yetiştirenler her türlü zorluğa karşı bir panzehir aşılamıştı yüreğimize, tek çıkar yolumuzun bu olduğunu çok iyi biliyorlardı çünkü. Yokluklarla ve zorluklarla nasıl baş edeceğimizi anlatmıştı bizi yetiştiren ÖĞRETMENLERİMİZ. Yılmadan, yorulmadan, asla vazgeçmeden... Bu gün bile saygı, minnet ve bazılarını rahmetle andığım değerli öğretmenlerim...

 

Zor geçen ilk kışın ardından canlanan doğa ile ben de yeniden canlandım sanki. Her sabah parmaklarımın ucunda ne kadar yükselirsem yükseleyim sadece gökyüzünü görebildiğim tavana yakın küçücük penceremden güneşi görmek, lojman diye kullandığımız bu küçük barakanın kapısını sevinç ve heyecanla açmama sebep oluyordu. Mor susam ve leylakların süslediği taş okul duvarı boyunca yürür, sert esen rüzgâra rağmen uzaktaki köyleri, seyre doyamazdım. Doğanın kendine özgü doğal tınısı içinde kendimden geçer, büyük bir heyecanla okul kapısından girer ilk günkü arzu ve istekle çocuklarımı karşılar, derse başlardım. Baharla beraber kanları ısınan çocuklarımın yaramazlıkları bile güzeldi.

 

Üçüncü sınıf öğrencilerimden kısa boylu, kıvırcık saçlı, koca köyün elinden ah çektiği Menderes isimli öğrencim yaramazların elebaşıydı. Kapkara gözleri her an yeni bir yaramazlığın planıyla parlardı. O güne kadar yaptığı yaramazlıkları hoşgörü ve sabırla karşılamak için büyük çaba harcadığımı o hariç herkesin bildiğini düşünüyordum ama o gün yanıldığımı anladım.

 

Sınıf sobasına odun atmak için eğildiğim sırada yere damlayan kan lekesini görünce korku ve şaşkınlıkla doğruldum, ne olduğunu anlamaya çalışırken, kanayan parmağını bana göstermek için karşıma geçmiş, “Öğretmenim benimle kan kardeş olur musun?” diyen Menderes’in kapkara gözlerinde kayboldum...

 

On sekizinde bir öğretmendim ben. O günlerin üzerinden neredeyse elli koca sene geçti. Parmak uçlarımda yükselirdim hep, lojmanımın tavana yakın küçük penceresinden görmeye çalışırken güneşi, şimdi binlerce güneşimin bana bakan güzel gözlerini öpmek için yine yükseliyorum parmaklarımın ucunda.

 

Öğretmen
Hülya SAĞIROĞLU

Yorum yaz