Aşk köprüsü…

İçimdekileri ilmek ilmek söküyorum ki, onlardan gönlümce, kendi renk ve biçimlerimce yeni güzellikler dokuyayım. Taşlarımı bir bir söküyorum ki, eski yapının yerine daha güzeli ve verimlisi, daha rahat ve sağlamı yükselsin. Ve tüm bunları yaparken aynı zamanda da taş taşıyorum köprüler kurmaya.

 

Yaklaşık dokuz yıl önceydi, Cumhuriyet köyüne giderken heykel sanatçısı Mehmet Aksoy’un ev atölyesinin önünden geçiyordu otobüs, evin önündeki koca vincin üzerindeki yazıya büyülendiğimi hatırlıyorum:

 

“Taş taşırım, laf taşımam.”

Aşk köprüleri için taş taşıyorum, yaptığım iş budur, hayatımı, hayatımızı apaçık paylaşıyorum elimden geldiğince, dilim döndüğünce, tanışmalar için türlü bahaneler bulmaya, insanları tanıştırmaya, genişleyen çemberlerin kesiştiği çemberlerde kesişim noktalarını çoğaltmaya, hep birlikte oluşturduğumuz o kozmik organizma ile tek yürek güzellikleri yaşamaya ve o “an”ı paylaşmaya bayılıyorum. Oluşum böyle.

 

“Güzelliklerimizi göster” dedi dağ taş, çiçek kuş, ben onlara aracıyım, gözüm, elim, burnum, kulağım, nefesim, tenim, doğanın güzelliklerine ayna olsun, şahit olsun, dinginliğin renklerinden ruhlarımıza şifa yayılsın, ruhlarımız ışıkla rengârenk boyansın diye, -gösterebildiklerim gördüklerimin pek azı olsa da- teknolojiyi bi tık daha verimli kullanarak hem kendim daha çok yaşayıp hem de sizlere daha fazla gösterebileyim diye niyet ettim, 21 gün boyunca günün ilk ya da son ışıklarıyla çektiğim fotoğrafları yayınlayacağım, videoları da paylaşacağım 21 Aralık’ta.

 

Ben de istiyorum dünyayı gezmeyi, benden böyle şeyler beklediğinizi de hissediyorum da daha ona zamanım var, ben şimdilik kendi içimdeki yolculuğuma devam ediyorum. İçeriden dışarı çıkmak isteyenleri bitiremedik ki daha!

 

****

 

Geçen bahar niyetlendiğimiz çardağı yapmak için hâlâ bekliyoruz. Ne bitmez marangoz işleriymiş arkadaş, işi bitse hava yağmurlu, hava açsa işi var derken çukurları kazdık, ayakları hazır, bekliyoruz. “Olmuyorsa daha iyisi olacaktır” derdi Çıralı’da bir komşumuz, darda kaldığımda bu sözü anarım hep. Gözümde o kadar canlı ki çardağın hayali, etrafında sarmaşıklar büyümüş, çatısını rengârenk çiçekler sarmış, bir nevi kış bahçesi, bitkiler, soba, rahat bir mekân…

 

Şu anda olmuyorsa işimize bakalım, bin millik yolu adım adım yürümemizi öğütlemiş atalar, hayallerime giden yolda bir bebek gibi heyecanlıyım. Ben bir adım, hayat on adım ne de olsa.

 

“Hayal et ve o anda ne iş varsa ona koyul, sen yürüdükçe yolun taşları döşeniyor bir bir” diye hatırlatıyorum kendime. Her gün minik bir adım. İşte o sihirli değnek.

 

Bu sabah daha güneş doğmadan 07:23’te ay batıyorken…

 

Her şey nasıl da bir yakınlaşıp bir uzaklaşıyor, güneş ayla, ay dünyayla birbirlerine dolanıp dururken ışıkla karanlığın dansına büyüleniyorum, ara sıra acı beden, kurban fiştekleri gelse de tanıyorum onları artık, bazen öfke, bazen kaygı kılığına bürünüp, patlamalar yaşatıp dönüştürüyorlar beni, misafirlerimi buyur ediyorum ben de, istedikleri kadar kalsınlar, geçip gitsinler, içimden geçerken yaksa da, derinde iyi geleceğini bildiğim bir ateş bu, dağlayıp geçiyor, iyileştiriyor sonunda, şifalı merhem, sadece biraz sabır, aktif bir sabır hem de…

 

İçimde kalan bana acı veriyor, işte o içimdekileri bir bir dışarı çıkarmaya başlıyorum ve biliyorum artık, her şey benimle başlıyor.

 

Aşk’ın A’sı ile başlıyorum, kök çakranın rengi kırmızı ile, yakında göreceksiniz canlar, ha gayret bana, bi avazda inşallah.

 

Aşk köprüsüne taş taşıyorum. Agâh olmak, aşk etmek, aşk vermek, aşk almak ne demekmiş, bir taraftan bu dersleri çalışıyorum.

 

Taş oldum duruyorum o hayali köprü için, benden geçen yol güzelliklere varsın, umulur ki üzerime basıldıkça parlarım, ışığı öyle de çoğaltırım böyle de.

 

Kapılar aşka açılıyor, her yol ışığa, aşka çıkıyor,

Barış ülkesine giden aşk köprülerimize bereket olsun, yollarımız aşka varsın, bu yolda ha insan olmuşum ha taş, güzelliklere vesile olmaktan başka ne yolum var.

Yorum yaz