Duygu İslamoğlu Diğer Yazıları Yazar Kimdir

Yol hikayeleri: Nasıl oturmakçı olunur?

İlknur’la gece vakti köy meydanına, oradan da biraz daha tepedeki eve doğru yürüyoruz. Hava epey soğuk, kapşonlarımızı başımıza geçirmişiz. Sis de var biraz. Tek tük sokak lambalarının turuncu ışığı sisle beraber her yere yayılıyor. Ortalık tamamen sessiz.

 

Birazdan ayak sesleri duyuyoruz. İleride köprünün oradan, sislerin arasından, bir teyzeler grubu görünüyor. Başlarında siyah örtüler var, ellerinde torbalar. Kimisi kol kola girmiş, kimisi ayrık yürüyor.

 

İlknur’u tanıyorlar, selamlaşıyorlar. Bana da ‘hoşgeldin’ diyor hepsi tek tek.

 

Ebru’dan mı geliyonuz? Döndü mü evine? Siz nereye? Kızım sen nerden geldin?”

 

Sorularını kısaca cevaplayıp, iyi geceler dileyip yolumuza devam ediyoruz. Bu sorulara alıştım sayılır. Önceki gün nehir kıyısına dolaşmaya gittiğimde de karşıma çıkan herkes ‘Sen kimsin?’ diye sormuştu da küçük çaplı bir aydınlanma yaşamama vesile olmuşlardı.

 

İşte bunlar da oturmakçılar” diyor İlknur teyzeler uzaklaşırken. Nasıl yani! Akgezenler gibi bir şey mi? Sisli gecelerde ortaya çıkan bir tür gizemli kült mü? Teyzelerin hepsi en az 150 yaşındaydı! Ama sanki 30 yaşında gibilerdi de... Dehşete kapılıyorum.

 

“Öyle akşamdan akşama birilerinin evine oturmaya gidiyorlar. Akşam oturmaya gelenlere ‘oturmakçı’ diyorlar burada.”

 

Bir küçük aydınlanma daha geliyor hemen. Resmen dilime yapışıyor tabir: “Oturmakçı geldim. Oturmakçılık ne güzel. Oturmakçıyız şu hayatta...”

 

Bu yolculukta misafir olduğum üçüncü yer burası. Misafirlik üzerine düşünmeye başladığımdan beri bu kavramla ilgili kendimi çok rahat hissedemiyordum. İşte, İlknur’un komşuları bulmuş aradaki farkı ve öyle misafir olmayan ama kısa süreli ziyarete gelen kişilere ‘oturmakçı’ demişler.

 

Misafir karnı acıkınca yemek saatini bekler, oturmakçı mutfağa gidip meyve filan tırtıklar. Hatta çantasından kuruyemiş çıkarıp yer ve ikram edebilir bile. Kalkıp yemek pişirmesi de olasıdır.

 

Misafir, bizim oralarda -Karadeniz’de- duyduğum ve bayıldığım başka bir tabirle, ‘yarı göt’ oturur. Kıçının yarısıyla yani. Hani kalktı kalkacak. Ama oturmakçı yerleşir. Sırtına minderi, eline örgüsünü alır. Gideceği zaman ise oturduğu yerde izi kalmaz.

 

Misafir muhabbet bekler. Oturmakçı muhabbete katılır. Umduğuna değil, bulduğuna güler.

 

Ne iş varsa ucundan tutar. Akşamüstü birkaç sepet hurma mı soyulacak? Bir gündüz oturmakçısı ile her şey daha kolay olacak. İlknur ve yeni arkadaşım Ebru ile hurma soyarken, yin yoga yapalım diye buluşup bol kahkahalı sohbetler ederken, akşamları soba başında örgü örüp muhabbet ederken emin oluyorum. Oturmakçılık tam bana göre bir iş!

 

Gittiğim her yerde günlük rutinlere adapte olmakta hiç zorlanmadığımı fark ettiğimden beri, daha da rahat etmeye başlıyorum. Ekmeksiz asla kahvaltı edemeyeceğimi sanırdım mesela, şimdi hiç ekmek yemeyebiliyorum. Sigara içilmeyen evlerde de rahat edemem zannederdim, büyük saçmalıkmış! Gece geç saatlere kadar oturmak, sonra da öğlene kadar uyumak (hatta mümkün olduğunca çok uyumak) da benim rutinimdi. Çocuklu evlerde ne hikmetse gece 11’de uykum geliyor, sabah 8’de de ayağa dikiliyorum şimdi.

 

Başka türlü günlük rutinlere katılmak ufkumu açıyor, gün geçtikçe daha da rahat hissetmeye başlıyorum kendimi dünya üzerinde.

 

Oturmakçılık, aşırı eğlenceli yeni bir tanım olarak gelip içime yerleşiyor. Sisli gecelerde köy meydanında yürürken siyah eşarbımı düzeltip ‘bugün kime gitsem’ diye düşünüyorum. Davet edildiğim her evde yeni bir gerçeklik, yeni bir düzen, yeni güzellikler bulmak için heyecan duyuyorum. Bir ucundan tuttuğum her iş bana yeni bir şey öğretiyor. Bu yolculukta içim genişliyor, ferahlıyor, genişliyor...

 

Yorum yaz

  • Misafir 2017-11-28 15:07:09

    bana oturmakçı ol duygucaaann <3

  • Misafir 2017-11-27 18:04:50

    Ne güzel bir yazı, tebrikler