Bizçok sayıda kadındık ve hepimiz kadındık. Sabah güneşi yatak odamızın perdelerinden içeri usulca sızdığı gibi hazırlanmaya başlamış, büyük çantalarımızı "her ihtimale karşı" kelimeleriyle doldurmuşuz; içlerinde yine ne ararsanız var. Gece animusun bin bir tilkiyi kovalamaktan uykusuz bırakmış gözlerimizdeki şişlikleri ve koyu gölgeleri kapatmış, pür telaş eros kılığımızla sokağa atılmışız. Birbirimizle ve kendimizle buluşmaya hiç konuşmadan söz vermişiz.


Tak... tak... tak...


İşte, hepimiz kendimizi kadın hissettireceğini sandığımız topuklu ayakkabılarımızla erkenden o tekinsiz sokaklardayız. Biraz aynı dertlere ortak olmak ve elbette ki biraz yalnız olmadığımızı görerek rahatlamak için birbirimize doğru yol almaya başlamışız. Şehrin koridorlarını bu saatte arşınlama deliliğimiz yok yere değil: Arkadaşlarımızı, akla gelmez talihsizliklerin ve belki de daha fazlasının onların da başına gelmiş olduğunu öğrenme hevesimizi saklamaya çalışarak dinliyoruz. Hevesimizle birlikte yükselen suçluluk duygusuyla demlenmiş kahvelerimizi ise karşılıklı yudumluyoruz. Kendi hayatımızı "can dostum" dediğimiz insanlarla sosyal medyanın görevini layıkıyla yapmasını sağlayarak sürekli kıyaslıyor, hayatı hangi noktalarda onlardan daha iyi yakalayabilmişiz, zihnimizde onu tartışıyoruz.


Sabah güneşinin sırtımızda bıraktığı ter, yerini heyecanın ve gerginliğin verdiği bir kalın bir nem tabakasına bırakıyor. Bir yandan karşımızdakinin üzerlerinde koşturmaktan kenarları sıyrılmaya başlamış topuklularını gözlerimizle süzerken, diğer yandan oturduğumuz yerde kırışan eteğimizi düzeltmek için garip hamleler yapıyoruz. Kıskanıyor, hırslanıyor ve diğerlerine yetişebilmek için imkansız ve hatta daha da beteri aslında yapmayı hiç istemediğimiz şeylerle dolu bir yapılacaklar listesi hazırlayarak kendimizle kötü pazarlıklar yapıyoruz*. Aslında ortada gerçek bir yarış bile yokken listemize attığımız her tikle zafere doğru bir adım daha ilerlediğimize eminiz. Eminiz, ruhumuzun kurtuluşunun tiklerle ve like'lar ile geleceğine inanmaktan kendimizi alamıyoruz.


"Burası ne kadar güzel bir yer, iyi ki geldik."

"Seni, sohbetini çok özlemişim!"

Başka hiçbir şey için yataktan güne koşmazken, içimizdeki kasveti biraz olsun rahatlatabilme umuduyla günün erken vaktinde ikinci kahvelerimizi söylüyoruz. Bir falcının ağzından çıkacak iki kelimeye bağlı tüm arayışlarımız, bağlanışlarımız, kaçışlarımız, ağlayışlarımız... Belki de artık sadece güzel bir kahveye minnet duyabilmeyi becerebiliyoruz.


Belki de asıl problem şu ki, birbirimize gerçekleri itiraf etmeye ölesiye korkuyoruz. Çünkü biliyoruz, ta en başında, her şeyin başındayken o elmayı hiç ısırmamış olmamız gerektiğini biliyoruz. Biliyoruz, ne var ki söyleyemiyoruz.


Bir pazar günü, saat henüz sabah 11:00.

Parfümümüzle bastırmaya çalıştığımız korkuya teslim oluyor ve içimizden üçüncü bir kahvenin tam da zamanı olduğunu düşünüyoruz.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!

Sizlere daha iyi bir hizmet sunabilmek için sitemizde çerezlerden faydalanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerezleri kullanmamıza izin vermiş oluyorsunuz.

Detaylı bilgi almak için 'Çerez Politikasını' ve 'Gizlilik Politikasını' inceleyebilirsiniz.