Sosyolog öğretmenin gözüyle öğrenme
+ Sonra Oku

Bir çocuğa öğrenme, nasıl öğretilmeli?

Sosyolog unvanlı 20 yıllık öğretmen ile günümüzün temel öğrenme biçimlerini masaya yatırdık. İsmi bizde saklı öğretmen; evde ebeveynin farkındalığıyla başlayan, dijital araçlarla beslenen öğrenmenin okulda bazen velinin hırsı ve öğretmenin inisiyatifine bırakıldığına dikkat çekiyor.

Yeni bir eğitim-öğretim yılının başındayız. Bu yıl da öğrencilerin yeni sınıf heyecanına; velilerin merakı, öğretim kadrolarının telaşı eşlik ediyor. Çocukların hayalleri; büyüklerin umut, beklenti ve kaygılarına karışıyor. Bu, içinden çıkılması güç durumların en yakın gözlemcileri ise öğretmenler oluyor. Kendi çocuklarının yanı sıra sınıfındaki çocuklarla haşır neşir olan, zaman zaman yoğun ve baskın olabilen velilerle cebelleşen, üstüne üstlük mesleğinin hakkını vermek için çırpınan o öğretmenlerden birine mikrofon uzattım, söyleştim.

 

Eskişehir Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü mezunu. Son sosyolog unvanı alanlardan. Mezun olduğu 1998 yılından sonra fakültesinin diplomalarında mezunlar, artık sosyolog değil, sosyolojiyi bitirmiş olarak yer almış. Marmara Üniversitesi’nden de Aile Danışmanlığı sertifikası var. Aldığı formasyonlarla 20 yıldır öğretmenlik yapıyor. 7 yıl otistik çocuklarla çalışmış. Bir devlet okulunda çalışıyor, bu yıl ikinci sınıfı okutacak ve ismi bende saklı.

 

Çocukları bir hamura benzetiyor, onlara şekil veren ebeveynler ve öğretim kadrolarını, 20 yıllık gözlemlerine dayanarak değerlendiriyor. Örneğin öğretim kadrolarındakilerin hepsinin kendi başına iyi olduğunu ama çok standart ve tek tip çocuk istediklerini anlatıyor. Şu an birinci sınıf seçimleri olduğunu, çocukların sınıflara dağıtıldığını, öğretmenlerin kendisine “iyi çocuk” gelmesi konusunda kaygılı olduğunu belirtiyor.

 

Kimsenin sabrı yok’

 

İyi çocuk ne demek?

Seni dinleyecek, söylediğini anında anlayacak. Ama diğer çocuklar ne yapacak, anlamayan, öğrenemeyen... 4 öğrenme stili var: Kinestetik, işitsel, görsel ve sosyal öğrenme. Bunlardan hangisi acaba bu çocuk? Öğrenme, zaten hemen gerçekleşecek bir şey değil. Öğrenmenin nasıl öğrenileceği öğretilmeli. Tek istediğim bu. Ben sınıfımdaki çocuklarım soru soruyorum, açık uçlu sorular. Birinci sınıf çocuklarıma yapıyorum. O açık uçlu sorularla çalıştırıyorum onların beyinlerini, bazen cevap geliyor bazen gelmiyor ama ipucu veriyorum. Kendi çocuğuma da öyle yapıyorum. Yani şöyle düşünseniz nasıl olur acaba diyorum. Öğrenme stillerini bilmeden çocuklardan bir şey beklemezsiniz. Belki çocuk 3’üncü sınıfta okuma-yazmaya geçecek. Fakat hiç tahammül yok. Ne velinin ne de öğretmenin bu konuda sabrı yok.

 

Benim sınıfımda gerçekten üstün zeka tanısı alabilecek 4 çocuk varken, yan sınıftaki öğretmen arkadaşım sınıfındaki farklı bir çocuğu; düzeni bozduğu için, sınıfından attı. Çocuğun öğrenmesi farklıydı. İlgisiz gibi duruyor, dinlemiyormuş gibi davranıyordu. Aslında dinliyordu, yazmaktan hoşlanmıyordu.

 

Farklı çocuklar hangileri?

Üstün zekalılar, öğrenme güçlüğü çeken çocuklar var, disleksiler var. Çocuğu okula başlamadan önce veliler çocuğunu iyi gözlemlemeli. Çocuk, onların yanında bir hamur. Gözleyip, herhangi bir farklılığı varsa çocuğun, anne-baba bunun ne olduğu üzerinde durmalı. Bunlar belli olmadan anne bu konuyu es geçiyor, görmezden geliyor, kabul etmiyor. Çocuk okula geliyor, şımarık olduğundan böyle yapıyor deniyor, örneğin. Aslında şımarıklıktan değil, çocuğun başka bir şeyi var.

 

Beyin kaosu seviyor’

 

Ebeveynler ne yapıyor?

İlkokuldan bahsediyorsak, ebeveynlerin akademik bir başarı beklentisine girmemeli. Öğrenme 1-4 yaşları arasında, ne zaman gerçekleşeceği belli olmayan bir süreç. Asıl öğrenme yeri, orta öğretimdir. Matematikte çarpım tablosu hep ezbetilirdi, şimdi ezberin dışında bir stille öğretilmeye çalışılıyor ama çocuklara kulağını şöyle gösterirken böyle göstermek gibi bir şey bu. Hiç anlamıyorlar. Oysa annelerin yapabileceği en basit şey; örneğin evde yemek yaparken 2’şerli, 3’erli, 4’erli ritmik sayı saymak. Yani, örneğin 3’ün üzerine 2, 4, 5 sayın. Bunu oyun haline getirin.

 

İşte budur öğrenmeyi sağlayan, beyni çalıştıran şey. Hayatımızda bizi en çok zorlayan şey kaotik durumlardır. Bu kaotik durum, öğrenmede çok işimize yarıyor. Zorlandığımız şeyleri daha çabuk öğreniyoruz. Dolayısıyla çocuklar bu saymalarda zorlanıyormuş gibi olacaklar ama daha güzel öğrenecekler, ezbere dayalı öğrenmeyecekler. Çünkü beyin kaosu seviyor. Kaosu biz de severiz aslında. Reddederiz, canımız sıkkındır, depresyona girdik deriz. Aslında, farkındalığımız ortaya çıkar o kaotik ortamda. Hayattaki kaosla beraber biz de ayak uydurmaya çalışırız, ben nerede, ne yapıyorum, deriz. Çocuklarda da böyledir.

 

Hayret, kaos hep negatif algılanır oysa... Ama öğrenmedeki olumlu etkisinin altını çizmek çok önemli. Demek ki kaos, öğrenmenin temellerinden biri. Eğitimi sadece okulda öğretmenden beklememek lazım. Aslında eğitim evde başlıyor. Çünkü evde matematik varsa, çocuğun da başarısı beraberinde geliyor. Biz anneler öğrenme stilleri ve gereklerini öğrendikçe, çocuklarımızın da başarısının altyapılarını oluşturuyoruz. Hem anneyle işbirliği yapma hem de bilgiyi paylaşma değil mi?

Evet. Beynimiz aslında kaosla birlikte telaşa giriyor. Aslında beynimiz kaosu istiyor. Öğrenme de böyle gerçekleşiyor. Ritmik sayı sayma işi; anneyle işbirliği yapma, bilgiyi paylaşma ve kaliteli zaman geçirme faaliyeti aslında. Anne ya da babayla iletişim halinde olmak, kesmemek...

 

Fakat alternatif kanallar, özellikle dijital araçlar, bu iletişimi çok kesiyor ama...

Evet, çok uyaran var.

 

Mesela biz, son bir haftadır çocukların yüzünü göremiyoruz, odalarında dijital aletlerle geçirdikleri zaman gün geçtikçe artıyor. Son 1,5 ay boyunca tatilde olduğumuzdan sanal ortamdan uzak kaldılar. Tüm gün boyunca kendi alemlerindeler... Zaman zaman interneti kısıtlamak aklıma geliyor ancak daha çok yoğunlaşacaklarını düşündüğümden, olayı kanıksasın, sindirsinler istiyorum.

Evet. Doyuma ulaşsınlar..

 

Öğrenme ailede başlıyor’

 

Evet, hiç dokunmuyorum. Nasıl olsa okul da açılıyor, ister istemez sınırlanacaklar. Bizimle ilişkilerini en mininal düzeye indiriyorlar. Hatta bu durum babamızı rahatsız ediyor. Kendisiyle ilişkilerinin azaldığını belirtip, alınganlaşıyor. Aslında bende de var aynı şey, ama aldığım ebeveyn eğitimleri nedeniyle ergenlerin nasıl davranış biçimleri geliştireceği konusunda hazırlıklıyım. Babalarını da bu konuda donanımlamaya çalışıyorum oysa...

Ortak olmaya çalışsa baba...

 

Yani, birlikte mi internete girsinler?

Evet, neden olmasın... Çocuklar çeşitli şeylerden öğreniyor. Mesela bizim bir halamız var, 1,5 yaşındaki küçük çocuğuna şiddet uyguluyor. Elini bardaktaki suya sokan çocuğunun eline vuruyor. Oysa çocuk merak ettiği için elini bardaktaki suya sokuyor, aslında öğreniyor. Oğlum, iki gün halasıyla beraber oldu. Şehir dışındaki babamız bana telefon açmıştı, oğlumu telefona çağırdım, konuşmak ister misin dedim, tamam dedi, o arada telefonu kendisine uzattığımda baktım elime vurur gibi oldu. Hemen gördüğünü öğrendi. Buna sosyal öğrenme de deniyor. Grup içindeki davranışlardan etkilenerek öğrenme, bu şekilde oluyor.

 

Evet, kendi arkadaş gruplarından bu konuda çok şey öğreniyorlar.

Bunu bir sürü anne yapıyor, ne yazık ki... Belki eğitimli anneler yapmıyordur ama.

 

Yoo başka türlü yapıyorlar. Sözel yapıyorlar, fiziksel değil belki ama psikolojik baskı uyguluyorlar.

Bir örnek daha var, arkadaşım anlattı. Eşinden ayrılmış, çocuğu çok hareketli diye 9 yaşındayken okuldan atmışlar. Sakinleştirici ilaç kullanıyorlarmış. Oysa 12 yaşına kadar bir çocuk, eğer kimyasal bir bozukluğu, genetik sıkıntısı yoksa asla ilaç kullanmamalı; sorun, ya annede ya babadadır. Kesinlikle onların tedavi edilmesi gerekir. Aileler, çocukları ne yazık ki mahvediyor. Bizi de ailelerimiz olumsuz etkilemiş olabilir. Ama biz yine de onlara göre şanslı bir nesiliz. Törpüleyebildik. Bu kadar sosyal uyaran olmadığından, insan ilişkilerimiz daha yüksek boyutta olduğu için, törpüledik. Ama onlar bilemeyecekler törpüleyemeyi... Gerek yok, benimle görüşmezse görüşmesin, ben sanal alemde bir tane bulur, arkadaş yaparım kendime diye düşünecek. O yüzden ben bu konuda biraz karamsarım. Üzülüyorum çocuklar adına.

 

Ben de katılıyorum size. Bu nedenle iletişimin yanı sıra öğrenme temelli dijitale yönelmemiz lazım. Çocuklarımıza bunu öğretmeliyiz. Artık öğrenme biçimlerinin değiştiğinin farkına varmalıyız. Çocuklarımın eline dijital aletler veriyorum. Tablet, laptop kullanmasına ses çıkarmıyorum. Herhangi bir konuyu öğrenebilmeleri için. Çünkü artık öğrenme, klasik anlamda sınıfta birinin anlattığıyla olmuyor. Bunları biçimlendirip, altını çizerek, daha çok proje yapma hayalini destekleyici öğrenmeyi gerçekleştirmelerini istiyorum; ancak bu kanallardan edinidiği bilgiyi de sorgulayarak, olduğu gibi kabul etmeden, referanslı bilgileri temel alarak yol almaları gerektiğini düşünüyorum. Her şey hayalle başlıyor. Hayal etmek, bilgiye ulaşmak ve gerçekleştirmek...

İşte bunun için de çocuğun merak duygusunun gelişmiş olması lazım. Bu duygu çocukta yoksa; ki her çocukta merak duygusu vardır, her çocuk meraklıdır... Benim görümcemin yaptığı gibi anne, çocuğun merakını bazen karartıyor aslında. Mesela, kendi çocuğumdan bir örnek vereyim; çocuğum bana bir şey sorduğunda, bilmiyorsam, bilmiyorum, diyorum. Sen öğretmensin ama diyor, o zaman gel araştıralım, diyorum. Hemen telefonu elime alıp Google’a bakalım ne diyecek bize diyorum. Geçen gün sivrisinekleri merak etti, anne bakar mısın neymiş, dedi. Çok hoşuma gitti. Benim yapmaya çalıştığım şeye karşılık verdi. Çok sevindim.

 

Çocuklara detaylar fark ettirilmiyor’

 

Zaten o konuda çok istekliler, gözlemlerime göre bizimkiler interneti öğrenme amaçlı kullanıyor. Youtube ve diğer videoları eğlenmek için mi izliyorlar diye zaman zaman merak edip uygun bir dille soruyorum. Çünkü değil çocuklar, yetişkinler bile interneti daha çok eğlenme amaçlı kulllanırlarken ben, çocuklarımın interneti daha çok bilgiye ulaşmak için kullanmalarını istiyorum. Mesela onların gazeteci olmasını ya da fotoğraf çekmelerini çok istiyorum. Böylece bakmayı ve görmeyi öğrenmelerini, detayları fark etmelerini istiyorum.

Aslında çocuklar dikkat dağınıklığı falan yaşamıyorlar. Detay fark ettirilmiyor sadece. Ağaçlarda bir sürü yeşil yaprak var, çocuk bunu fark etmeden ağaçların yanından geçip gidebilir; ki fark etmesi çok zordur, çocuktur çünkü. Anne, ağacın altında durup; “Ay bakar mısın şunlara... Yeşil yapraklar ama hepsi farklı tonlarda” diyebilir. Bunlar detaydır... Çocuk böylece nedeni sorgulamaya başlar. Neden onun yeşili farklı? Bu niye böyle, diye sormaya başlar. Bu da öğrenmenin bir biçimidir. Aslında velilerin yapması gereken çocuklara merak duygusunu aşılamalılar. Karartmamalılar. Desteklemeliler. Gerekirse teknolojik aletlerden yardım alarak ya da oturup onunla birlikte bir şeyler yaparak çocukların merak duygusunu geliştirmek, öğrenmeyi getiriyor.

 

Öğretmen olunmaz, doğulur’

 

Ebeveynler bunları yapsınlar, diyorsunuz... Ya öğretmenler ne yapsın?

Önyargılı olmasınlar. Hazır, akademik becelerini edinmiş çocuk beklentisinde olmasınlar. Farklı çocukları yönlendirsinler. Bunun için de sabırlı olmaları gerekiyor. Her öğretmen, ben sabırlıyım diyecektir ama öyle değil. Farklı çocuğa tahammül yok. Veliler de akademik olarak çok beklentiye girmemeliler. Özellikle kendi hırslarını çocuklarına yansıtmamalılar. Ya da şöyle bir şey oluyor; çocukla ilgili herhangi bir olumsuzluğu anne; çocuğu ayrı bir birey olarak görmekten çıkıp kendine yönelik olarak algılıyor. Bu o kadar büyük bir handikap oluyor ki, veli ve öğretmen birbirine giriyorlar. Çatışıyorlar. Öğretmen bu konuda tolerans sahibi değilse, çocuğa yansıtabiliyor. Öğretmen, önce insan. Mina Urgan; Bir Dinazorun Anıları’nda öğretmen olunmaz, doğulur, diyor. Bayılırım bu lafına. Hiç unutmam. Gerçekten öyle... İstediğin kadar okuluna git, eğitimini al, öğretmenlik böyle bir şey.

 

Röportaj: Hayriye Mengüç

 

Yorum yaz