Damla Çeliktaban Diğer Yazıları Yazar Kimdir

Çocukta başlar...

“Kendi kendine yiyemez, boğazına kaçırır, üstüne döker, etraf kirlenir” diye düşündüğü için püre yapılmış sebzeleri 1 yaşındaki çocuğuna yediriyordu anne. Çocuk bazen kafasını “hayır” anlamında sağa sola çevirdiğinde “daha doymadı, ben bilirim” diye yedirmeye devam ediyordu kadın. Annelik çocuğuna ne kadar çok yemek yedirdiğinle ölçülüyordu çoğu memlekette. Çocuk açlığını, tokluğunu annesinin daha iyi bildiğine kanaat getiriyordu bu vesileyle… Büyük ihtimalle ömür boyu sürecek bir yeme probleminin ilk adımları atılıyordu.

 

“Öpsün amca bir kere” diye çocuğu zorluyordu adam. Amcası yeğenini öpmek istiyordu daha doğal ne olabilirdi. Çocuk amcasına yüz vermezse, öpmesine izin vermezse amca kendisini değersiz hissedebilirdi (Allah muhafaza). Çocuğun bu öpücüğü kabul edip etmemesi önemli değildi. Büyükler karar vermişlerdi işte. Amca çocuğu öpecekti. Ayıp olur(du). Kız çocuğu bu yaşantıdan öpülüp öpülmemesinin büyüklerin tasarrufunda olduğunu öğrendi. Kendi bedeni hakkında tam söz sahibi olmadığını; istemese de bazen büyüklerin onu öpebileceğini… Belki de daha fazlasını. (Ah çocuk senden bin kez özür dilense az artık!)

 

 “Ben de süpürücem” diye annesinin peşinde koşuyordu 2,5 yaşındaki çocuk. Anne elinde elektrik süpürgesiyle yerdeki kırıntıları süpürüyordu, acelesi vardı. “Sen yapamazsın” dedi çocuğuna, hızlı olmalıydı, tertemiz olmalıydı ev. Misafir gelecekti… Çocuk yetişkin olup evlendiğinde karısı ev işlerine yardımcı olmayan bir kocası olduğu için üzülüyordu çok. Bütün işleri tek başına yapmak ona ağır geliyordu. Ne olurdu bir kere de kocası süpürseydi evi. Ama adam yardımcı olmuyor(du) bir türlü. İçinden gelmiyor(du). Neden?

 

“Ödevlerini yap” diyordu anne 8 yaşındaki çocuğa. Yapmadıysa eğer sabah kahvaltı sofrasında, çayını yarım bırakıp o yapıyordu onun yerine. Öğretmene rezil olmasın(dı) çocuğu; kızılmasın, sorumluluğunu eksik bırakıp gitmesin(di) okula. Ödevleri hep tastamam şekilde okula giden çocuk sınavlarda bir türlü iyi not alamıyordu. Sınavlara annesi onun yerine giremediğinden olsa gerekti bu durum.

 

Her sabah ne giyileceği konusunda kavga ediliyordu evde. Anne ve 4 yaşındaki kızı arasındaki bu gerginlik günün başlangıcını zora koşuyordu. Bir gece önceden hazır ediyordu anne kıyafetleri, kız da onaylıyordu onunla birlikte ama sabah olduğunda kız çocuğu unutuveriyordu dün gece verdiği sözü. Başlıyordu “Bunu giymem” diye ağlamaya. Anne kızıyordu ve giydiriveriyordu kızını zorla. Bu yaştaki çocuğun dün geceden bu sabahı tayin etmekte zorlandığını tahayyül edemiyordu. Oysaki ne istiyorsa onu giysin(di) kız. Rüküş olabilirdi seçimleri, bilindik bilinmedik tüm moda trendlerine karşı olabilirdi ya da yazlık giyindiği için kış gününde belki biraz üşürdü, ama kavga olmazdı. Hem bir gün üşürse öteki gün kalın giyinir (di) belki; hem kendi rüküşlüğü onu annesinin şıklığından daha rahat etirirdi belki… Kendi konforunun sorumluluğunu almanın gururuyla geçerdi günü... 

 

Bebeği küçükken ağlamasın diye bakıcı ablaya bırakıp çaktırmadan çıkıyordu annesi dışarı. "Benim gideceğimi anlayınca çok ağlıyor, o yüzden ona görünmeden çıkıyorum" diyordu soranlara. Çocuk bakıcı ablayla oynarken bir anda annesini merak edip onu çapırmaya başlıyor; gelmeyince de ağlıyordu oysa ki... Anne duymuyordu bunu sadece. Çocuk büyüdükçe annesinin bacaklarından ayrılmaz bir hale geliyordu bir ihtimal; ne zaman gidip ne zaman duracağı belli olmayan bu kadını tuttu mu bırakmak istemiyordu. Yetişkin olduğunda da sevgilisi hep yanında dursun istedi, ne işe ne seyahate gitmesine izin vermek gelmedi içinden. Ya dönmezse, ya beni bırakıp giderse hissinin nereden kaynaklandığını bir türlü anlayamıyordu; sevgilisi illalah demişti artık. Bu kadar yakın markaja dayanamıyordu. Çok ilişkisi bitti böyle. 

 

İnsanlar ikiye ayrılır: Hayatlarının sorumluluğunu alabilenler ve alamayanlar. Hayatlarının sorumluluğunu alamayanlar kurbandırlar. Başlarına ne geldiyse başkaları yüzündendir, başlarına ne geldiyse başkalarının seçimleridir. Onlar biraz da çocukluklarını kurbanıdırlar. Çocukluğunda yemeğini yemeye, evi süpürmeye, ödevini yapmadığı için öğretmenden azar işitmeye hazırken bunları yapmalarına izin verilmedi. Bedenine dokunulmasını istemediği halde ona kendini öptürmesi emri verildi. Çocukken sorumluluk almayı öğrenmedikleri için büyüdüklerinde ve bu sorumlulukları almaları onlardan beklendiğinde zorlandılar; yardımcı olamadılar isteseler de ya da koruyamadılar kendilerini bu dokunuşun yanlış olduğunu bile bile.

 

Eylemlerinin sorumluluğunu alamayanlar duygularının sorumluluğunu da alamadılar. Üzgün olduklarında karşısındakini suçladılar “Beni üzdün…” dediler bu deyişin içinde suçlama vardı; oysaki üzülen kendileriydi “Ben üzüldüm” dediğinde ortada suçlu kalmıyordu ve iletişimin önü açılıyordu. Her şey küçük sorumluluk ile başlıyordu... Duygularının sorumluluğunu alamayanlar yaşamlarının ve yaşamlarının sorumluluğunu alamayanlar kaderlerinin sorumluluğunu alamadılar.

 

Hep başkaları oldu suçlu. Ve sonra, işte bu dünya çıktı ortaya. Birilerinin ötekilere hayatı dar ettiği, hayatı dar edilenlerin dönüp intikam aradığı. Birilerinin hep haklı, ötekilerin hep “dış mihrak” olduğu; hiç güvenli zafiyeti olmayan ama sürekli insanların öldüğü bir dünya…

 

Başlangıçta her şey çok basitti. O çocuk etrafı kirletmek pahasına kendi yemeliydi o yemeği. O kadar.

Yorum yaz

  • Misafir 2018-03-14 13:39:12

    ????????????

  • Misafir 2018-03-14 06:57:09

    Ne güzel denilen bir yüze değil Sevdaya vurgundur benim şu gönlüm Geceye, mehtaba , gündüze değil Hayata baglidir kalpteki dugum Göğsüme hangi renk saçlar yayılsa Gönlümü saracak gölge aynıdır O ruh kabede de secde kılsa Duanın gittiği ülke aynıdır... (Nazım Hikmet Ran)

  • Misafir 2018-03-13 21:00:38

    ????????????????