HT Hayat Anasayfa Adelpha’nın Mutfağı - Bölüm 20 | Hayatın Sesi

İki ay geçti. Bu sürede Çetin’le sık sık konuştuk. Rüya babasına Takis’ten bahsetmişti. Çetin de merakla kim olduğunu soruyordu. Adelpha’nın torunu dedim. Ne zaman Rüya’ya beni sorsa Takis’le olduğumu söylediğini, şu “herifi” merak ettiğini söyledi. Saçmaladığını belirtip defalarca geçiştirdim. İşlerini ayarlayıp Ayvalık’a geleceğini, bir türlü denk getiremediğini filan anlattı. Sesi meraklı ve endişeli geliyordu.


O gün Dilan Ayvalık’a gelecekti. Rüya, bir arkadaşının gece bizde kalmasını istiyordu. Ben izin vermeyince küstü. Saatlerce odasından çıkmadı. Ben de üstüne gitmedim. Her istediğinin olmayacağını öğrenmesi lazımdı. Üstelik Dilan teyzesi gelecekti, kalacak yer yoktu. Söyledim ama dinletemedim.


Dilan öğleden sonra geldi. Takis de evdeydi. Bir gün önceden gelmiş, Ayvalık’ta bir otele yerleşmişti. Çay demledim. Biraz evde oturduk. Dilan’la Takis sonunda tanıştı. Anneannem toparlanmıştı. O da bize katıldı ve bizi görür görmez mânisini eksik etmedi.


“Harite nees harite nei ta dhroserasas neata. Yati pernun çe fevğune hanunda anathemata. Taptaze gençliğinize sevinin genç kızlar ve gençler. Çünkü geçip gidiyorlar lanet olsun kayboluyorlar.”

“Neneki, çok tatlısın canım. İyileşmene çok seviniyorum.”


Evde biraz sohbet ettikten sonra akşam yemeği için Dilan, Takis ve ben Cunda’ya rakı içmeye gittik. Zeyrek diye bir meyhane vardı. Ben daha önce burada rakı içmiştim. Büyük ihtimalle Çetin’le. Mekân sahildeydi ve camla kapatılmış beyaz örtülü masaların olduğu bir kış köşesi vardı. Hafiften radyonun sesi duyuluyordu. Meyhanelerde en sevdiğim sesti bu. Bir masaya oturduk. Garson geldi. Yirmilerinde, gür saçlı, zayıf, güleç bir gençti. “İsterseniz içeri gelip mezelere bakabilirsiniz.” dedi. Takis’le içeriye girdik. Birkaç meze, balık ve ara sıcak söyledik. Mezeler ve rakı geldi. Başladık. Bir ehlikeyif olarak Takis mekânı beğendi. Biz de. Kalamar, kızarmış ekmekler, Girit mezesi, babagannuş, papalina… Hepsi nefisti. Konu benim yazı dizisine geldi. Geçen ay Takis için İngilizce’ye çevirmiştim. Dilan zaten okumuştu.


“Ferzan, tekrar eline sağlık yazı için. Sırada ne var?”

“Sağol Dilancığım. Birkaç fikir var ama belli değil. Düşünüyorum.”

“Önce Yunanca’ya çevirdim sonra telefonda annemlere okudum yazını.”

“Neler yapmışsın. Harikasın Takis. Beğendiler mi?”

“Ağlamaklı oldular. Selamları var.”


Kadehleri yazdıklarıma ve yazacaklarıma kaldırdık. Duygulandım. Takis işinden söz etti. Dilan’ın tadı yok gibiydi. Önce “İyiyim.” dedi, sonra buraya gelmeden önce Selim’le kavga ettiklerini söyledi. Biraz dertleştik. Takis’ten çekindiğini hissediyordum. Kısa kesti. Konuyu değiştirdi. “Uzun yıllardır beraber olan bir çifte benziyorsunuz.” dedi. Takis’le utandık ve mutlu olduk. İçmeye devam ettik. Üçüncü dublenin ortasında kendimi kötü hissettiğimi fark ettim. Birdenbire ağlamaya başladım.


“Boşanamayacağım ben. Çetin peşimi bırakmayacak.”


İngilizce konuşuyordum. Sonra yarı Türkçe yarı İngilizce konuşmaya başladım. Bir yandan hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Dilan kolumdan tuttu.


“Ferzan, lütfen kendine gel. Baksana, Takis de şaşkınlıktan dondu kaldı. Hadi canım, gel elini yüzünü yıkayalım.”


Dilan’la tuvalete gittik. Ağlamamı durduramıyordum.


“Çetin beni bırakmayacak, bak görürsün. İki aydır sürekli Takis’i soruyor. Ne yapacağım ben?”

“Bir şey yapmayacaksın canım. Merak etsin, geçiştir. Öğrenmesini istiyor musun?”

“Asla. Deli misin? Kafayı yer. Takis’e bir şey yapmasından korkuyorum.”

“Saçmalama. Öyle bir adam değil Çetin ama öğrenmese iyi olur tabii. Hele bir boşanın.”

“Boşanamıyoruz işte. Lanet olsun, boşanamıyoruz. Böyle yaparak fikrimi değiştireceğimi sanıyor.”

“Tamam. Sakin ol. Bakalım bir sonraki duruşmada ne yapacak. Kaç ay oldu, artık kabullenmiştir.”

“Nerede? Beni bırakmamaya kararlı diyorum, Dilan.”


Biraz daha konuştuktan sonra Takis’in yanına gittik. Aslında çok sarhoş değildim ama sinirlerim allak bullak olmuştu. Takis’e sımsıkı sarıldım. Başımı omzuna koydum. Saçlarımı okşadı. Telefonum çaldı. Çetin’di arayan. Dilan telefonu açtı ve tuvalette olduğumu söyledi. Sonra iyice şüphelenir diye hemen telefonu ben aldım.


“N’aber Çetin? Hayırdır?”

“Rüya Dilan’la dışarıda olduğunuzu söyledi. Bir bakayım dedim.”

“Bakacak bir şey yok. Yemek yiyoruz.”

“Tamam. Neden sinirlisin?”

“Sinirli filan değilim Çetin. Sadece sürekli aramandan sıkıldım artık.”

“Sen bir şey saklıyorsun.”

“Ne saklayabilirim?”

“Şu Yunan herif değil mi?”

“Kapatıyorum Çetin. Yine başladın.”


Telefonu kapattım. Birkaç defa daha aradı, açmadım. Moralim iyice bozulmuştu ama belli etmemeye çalışıyordum.


“Hadi, birer kadeh daha içer miyiz?”


Sakî Takis’ti. Kadehleri doldurdu. Çetin aramayı bırakmıştı. Takis’in elini tuttum. Varlığı bana güç veriyordu. Bir sigara yaktım. Takis ve Dilan sohbet etmeye başladı. Ben onları dinliyormuş gibi yapıyordum. Bambaşka bir alemdeydim. Sigaradan bir nefes çektim. Bir nefes daha. Kendimi bir erkekten kurtarıp başka bir erkeğin kollarına atmıştım. Doğru mu yapıyordum? Takis’e kendimi kaptırıp yine aynı pişmanlıkları yaşarsam ne yaparım diye düşündüm. Kendimden korktum. Takis’in elini bir anda bırakmışım. Takis şaşkınlıkla ne olduğunu sordu. “Hiç.” dedim. Bocaladım. Bir an düşündüm. “Doğru yerdesin.” dedim kendime. Olman gereken yerde. Sakın pişman olma. Takis özel bir adam. Bu sefer aynı hataları yapmayacaksın. Hadi, daha fazla kimsenin tadını kaçırma.


Silkelendim ama buradan daralmıştım. Eve gitmek istediğimi söyledim, kalktık. Dışarıda hava buz gibiydi. Bir taksiye atladık, Takis’i oteline bırakmak üzereydik. Takis arabada kulağıma eğilip “Her şey çok güzel olacak.” dedi. “Umarım.” dedim ve indi. Dilan’la eve döndük. Rakı iyi gelmişti. Yine de biraz yorgun hissediyordum. Tuvalete gidip kustum. Rahatladım. Dilan beni yatırdı. Uyumuşuz.


Sabah kalktığımda kapı çaldı. Gelen Takis’ti. Elinde koca bir demet çiçek ve pastaneden aldığı kahvaltılıklarla bana gülümsüyordu. Hep beraber kahvaltı ettik. Bu kalabalık sofralardan inanılmaz keyif alıyordum. Evet evet, ben aile olma duygusunu seviyordum ama kalabalık aile. Çetin’le olmamıştı işte. Şimdi Takis’le aynı şeyi deniyordum. Ona kalırsa her şey yoluna girecekti. Ben emin değildim. Hayatım netleşene kadar da emin olamayacaktım.


Takis Dilan’la da iyi anlaşmıştı. İki gündür her fırsatta sürekli konuşacak bir şeyler buluyorlardı. Bu sabahki konuları doğu felsefeleri ve kader inancıydı. Takis de Dilan da ateistti. Ben inançlıydım, hemen söze girdim.


“Bu lafı kim demiş bilmiyorum ama karakterin kaderindir.”

“Yunus peygamberin hikâyesini biliyor musun Ferzan?”

“Şu balinanın yuttuğu peygamber değil mi? Bir kere de sen anlatsana Takis, net hatırlamıyorum.”

“Bir gün Tanrı, Yunus peygambere bir görev verir. Ninova halkını ikna etmesini, yaptıkları kötülükleri bırakmalarını ister. Yunus bu görevden korkar ve kaçmaya başlar. Karşısına çıkan limandan bir gemiye biner. Gemi ilerler, derken bir fırtına çıkar. Alabora olmak üzerelerken Yunus ‘Bu fırtına ben kaçtığım için oluyor, beni gemiden atın.’ der. Yunus’u denize atarlar ve fırtına diner. Yunus açık denizde dibe doğru batar, boğulacağını düşünürken bir balina onu yutar. Balinanın karnı karanlıktır. Yunus kimine göre üç, kimine göre yedi, kimine göre kırk gün balinanın midesinde kalır. Derin düşüncelere dalar. Pişman olmuştur. Bir daha görevinden kaçmayacağına dair yemin eder. Tanrı onun sesini duyar. Balina Yunus’u karaya bırakır. Yunus yerle bir olmak üzere olan Ninova’ya gidip görevini yapar. Tanrı’nın emirlerini sıralar, kötülüğü bırakmalarını ister. Halkı ikna eder. Hem Yunus hem Ninovalılar doğru yolu bulmuştur. Çok severim bu hikâyeyi. Bana insanın kendinden kaçmaması gerektiğini anlatır. Aslında senin söylediğinle aynı şey Ferzan. Karakterinden, kendinden yani kaderinden kaçma meselesi.”

“Evet, ben ayrıntıları bilmiyordum. Çok güzelmiş.”


Kahvaltı masasını toplarken konuştuklarımız aklıma takıldı. Ben de onca yıl kendimden mi kaçmıştım acaba? Kendimi görmezden gelmiştim. Bu, kaçmak sayılır mıydı? Ayvalık’a döndüğümden beri kendime daha yakındım sanki. Adelpha ile anneannemin hikâyesini yazmak iyi gelmişti bana. Ama kimdim ben? Bu sorunun cevabını belki de hiç bulamayacağımı düşündüm. İçimi bir hüzün kapladı.


Akşamdan kalmaydım. Rakıdan değil, Çetin’in stresinden yorgun düşmüştüm. Neyse ki Dilan kahve yapıyordu. İçeriye geçtim. Anneannem yine yatağa girmişti.


“Sana neler oluyor böyle neneki? Hiç yatakta oturmazdın?”


Omuz silkti. Bir şey isteyip istemediğini sordum. İstemiyordu. Çıkarken kapıyı kapatmamı rica etti. Onun için üzülüyordum, onu böyle görmeye alışkın değildim. Dilan seslendi, kahveler hazırdı. Anneannem odasında, Rüya, annem, Takis, Dilan, ben oturma odasındaydık. Kahvelerimizden birer yudum aldık. Bir sessizlik oldu. Sonra birbirimize bakıp gülmeye başladık. Dün gecenin kalıntıları silinmişti işte. Kocaman bir aileydik artık. Hayat akıyordu. Çetin’e rağmen elimdekilere, iyi şeylere bakmalıydım. Peki, yapabilecek miydim bunu?


Bir sonraki bölüm 11 Ocak Pazartesi

Önceki bölümler...






















YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!

İnternet sitemizde kullanılan çerezlerle ilgili bilgi almak ve tercihlerinizi yönetmek için Çerez Politikası, daha fazla bilgi için Aydınlatma Metni sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz.