Gezip tozacaktım, ne oldu şimdi?
+ Sonra Oku

Ilgın'ın tüp bebek günlüğü - 13

İlk günü mide bulantısıyla geçiriyorum. The Marmara’dan Kabataş’a sallana sallana yürüyen o Ilgın’dan eser yok, çok yorgun hissediyorum ve sanki her an kusacak gibiyim. Dinlenmeye ihtiyacım var. Eve geçiyoruz. Kendimi bir koltuğa attığım gibi uyuyakalıyorum ve müthiş bir susuzlukla uyanıyorum. Kuzu yemiş gibiyim, beş kilo çekirdek çitlemiş gibiyim, dilime damağıma tuz boca etmiş gibiyim. Elimde bir litrelik kavanozla gezip, sürekli ne kadar çok susadığımdan bahsediyorum.

 

Gece yarısına yaklaşırken kapı çalıyor. Nedret, Doğalar gelmişlerdir diyor. Buraları unutmuşum, gece daha genç ve herkes benim kadar mide bulantılı, susuz bir gün geçirmiyor. Koca koca oğlanlar 45 metrekarelik evin kapısından giriyorlar. Bana bir sürü abur cubur getirmişler. Yedi düvel burada olduğumu, tedaviye geldiğimi biliyor ve gündüz fener tutulmuş tavşan gibi bakan oğlanlar akıllarını başlarına almış, benimle birlikte eğlenmeye karar vermişler.

 

Ferdi hepimizi güldürüyor. Bir yandan da bir takım sorular soruyorlar, Serhat’ın olmamasını bir türlü anlamıyorlar. Anlatıyorum; “Arkadaşım, bu işin sadece sperm verme kısmında varsınız, nesini anlamıyorsunuz?” sonra başlıyor bir kadın erkek muhabbeti. Ferdi, “Ben kadın olsam, en havalı yataklara yatar, ay bana mevsimi olmayan ne varsa onu getirin diye etrafımdakilere eziyet ederdim” diyerek son noktayı koyuyor. Evet, belki de bu işler iyi ki erkeklere kalmıyor, canımıza ot tıkarlardı!

 

Sohbetin bir noktasında kafamı tutamaz hale gelip gidip yatıyorum, ilk gece zor geçiyor. Hep susayarak uyanıyorum. Su içince de midem bulanıyor. Sabah olduğundaysa zor uyanıyorum. Güzel bir kahvaltı ediyorum ve kendimi Kadıköy sokaklarına atıyorum.

 

Her gün aynı saatte iğne yapacağım, iğnemi de yanıma alıyorum. İğne, pamuk ve minik bir kolonya şişesinden oluşan küçük bir çıkın hazırlıyorum kendime. İğnemi yanımda taşıyacağım, gezmekten tozmaktan geri kalmayacağım. Eh, hayaller Paris tabii.

 

Özlediğim tüm ara sokaklara girip çıkıyorum, görmek istediğim kim varsa yanına uğruyorum ve saat ikiyi gösterdiğinde kendime bir cafe tuvaleti bulup iğne yapıyorum. İğneden yaklaşık bir yarım saat sonra Nedret’i arıyorum. Ulaşamıyorum. Fakat yönümü tayin edemeyecek kadar kafam karışmış durumda. Deniz’i aramaya karar veriyorum, derste olduğunu hatırlıyorum.

 

O esnada biraz üşüdüğümü idrak ediyorum, çantamda bir hırkam olacaktı. Kafamı çantama eğmemle kusmam bir oluyor. Merhaba “kul kurar felek güler” ritmi, hoş geldin! Kim nereyi gezerse gezsin, ben sadece yatağımı istiyorum.

 

Önceki yazılar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum yaz