Bizim büyük çaresizliğimiz

“Çok satanlar listesinde olmak milyonlarca insanın sana dair milyonlarca fikirleri olması ve bunların hiçbirinin doğru olmaması anlamına gelir.”


Erica Jong, Kurtlarla Koşan Kadınlar basılıp da çok satanlar listesinden inmek bilmeyince başına türlü işler geldiğini anlatan Clarissa Estes’e yazdığı mektupta böyle diyor.


Yaratma cesareti, beğenilmeme, sevilmeme, eleştirilmeyi göze almayı içeriyor, tamam. Sen dönüştükçe o kadar insanla paylaştığın o eski versiyonuna şiddet uygulamamayı, yani geçiciliği pratik edeceksin, bu da tamam. Ama en çok okuyanlar, en çok sevenler de seni namütenahi yanlış anlayacaklar. Bu da tamam mı?


Çünkü başka yolu yok. Bu yanlış anlaşılma reddedilemez. Ona ancak sahici bir merakla bakılabilir.


Bir tarafıyla esasında bu deli işi, diyorum. Bir derdim var ki ve artık tutamıyorum içimde ki, anlatıyorum; ve derdimin yanlış anlaşılmasına yazgılıyım. Daha en baştan. İçimde kalmasıyla, anlatıp yanlış anlaşılmanın acısı bir yerde çarpışıyor. Hangi bedeli ödeyeceğimi seçiyorum. Bedelsizlik yok yani. Hayatta hep olduğu gibi. Aslında günlük hayatta kullandığımız manada bir seçiş bile yok ya, neyse.


Bir derdim var. İçimde. En derinde. Kökü çok derinde. Yüzeyime doğru dallanıyor, budaklanıyor. Her seferinde başka bir şey anlatıyor gibi görünüyorum, esasında ben hep aynı dertten bahsediyorum. Anlaşılmak değil; şahitlik edilmek, var olduğumu hissetmek istiyorum.


Şahitlik edilmek ne demek? Bu, tam olarak anlaşılmak değil. Onun sende kendisini seyretmesi, senin şahitlik edilsin diye ortaya koyduğunda, ve şahitlik edenlerde kendini seyretmen demek. Aslında herkesin başka bir sübjektif deneyim yaşadığı karşılıklı bir dokunma hali. Bütününe kimsenin haiz olamayacağı bir gizemli iş.


İnsan olmak buna benziyor. Bu tuhaf alem buna benziyor.


Bir yanıyla da yanlış anlaşılmaların en şahanesi bu! Temas edip de yanlış anlayan her bir insanın iç aleminde bu yanlış anlama tam da ihtiyacı olan yanlış anlama. Biz bile neyi neden yaptığımızı her seferinde farklı şekillerde hikaye ederken, hangi gerçekliğe “Hah bu mutlak doğru.” diye tutunacağız?


Kimsenin didaktik konuşmalardan ve kitaplardan sahici bir şey aldığını sanmıyorum. O da bir yanılsama. Suya hiç girmeden yüzmede ordinaryüs profesör olma yanılsaması.


Ama insan doğru “yanlış anladıklarından” öyle çok şey anlama potansiyeline sahip ki! Bir acıdan sıçrayan yaratıcılıktan bir damla su yetişiyor bazen imdadımıza. Haberimiz bile olmayan bir susuzluğu gideriveriyor. Bu yanlış anlaşılmalara sevdiğim bir acıya bakar gibi bakmayı öğreniyorum.


Bir derdimi anlatıyorum. Zaten ben de bir şeyleri yanlış anlıyorum ki o derdim var. Her şeyi anlıyor olsam insan olarak doğmazdım. Bunca konuşacak, anlatacak bir şey olmazdı. Öyle ya, en muhteşem şeyler, şey olmayanlardı. Her şeye hakim bir tepede otursan orda otururken ağzından tek kelime çıkar mıydı? Hiç sanmıyorum. Her şeyi anlasam her şeyi sevebilirdim. Hayır, ben ne her şeyi anlıyorum, ne de her şeyi sonsuz seviyorum. Bunu gördüğüm her an, kendime daha az yalan söylüyorum.


Sonra o derdimden bahsettiğimde türlü türlü şeylerin oluşunu hayretle izliyorum.


Neler mi oluyor? Biri diyor ki, ah işte bu! Tam olarak bu, aynı senin gibi düşünüyorum ve biz çok haklıyız. Biri diyor ki, bana dedin herhalde, bu bahsettiğini ben de yapıyorum. Bende yanlış bir şey yok tamam mı! Biri diyor ki gözümden bir damla yaş aktı. İçim eridi, kalbime bir şeyler oldu. Biri diyor ki, kızmışsınız. Biri diyor ki bu kadar uzun yazmışsınız, şuna neden değinmediniz, bu sizin sorumluluğunuz.


Hiçbirinde içimdekini tam olarak göremiyorum, ve hepsi kısmen doğru, ve bu tamam. İnsanlarla oldukları yerde buluşmak çoğu durumda mümkün olmuyor. Her “Bak öyle değil böyle” mde, kendi zorlanmamdan öpüyor, hepimizin o fazladan ve nafile çabamıza gülümsüyorum. O anlarda insan olmanın bu ayrıksı deneyimin acısını iyice hissediyorum.


Bunlar bir tek, iyiyle kötünün ötesindeki o yerde göz göze oturduğumuzda olmuyor. Ama zaten oralarda kelime olmuyor. Gözler birbirine bakarken bazen tek bir anlığına da olsa anlatılamayanı anlatıyorlar. Dilin imkanlarından özgürleştikçe, rüyaların yapıldığı malzemeden yapılan o asıl doğamıza yaklaştığımız anlar yaşıyoruz. Katı bir rasyonaliteye, olanları hikaye etmeye, akıllı-mantıklı-normal-insan olmaya her yaklaştığımızda anlatılabilenlerin sıkıcı dünyasına el birliğiyle geri dönüyoruz. Bu dünyada fazla kalırsam nefessiz kalıyorum. Biraz dalıp okyanustan nefes almam gerekiyor.


Anlatılamaz olanları anlatmaya kalkma cüretimiz kalbimizi cennete de yükseltiyor, yeri geliyor canımızı da yakıyor. Kalbimi cennete yükseltmeye namzet olduğumda canımı yakmaya da namzet oluyorum. Haliyle birilerinin kalbi cennete yükselirken, birilerinin de canı yanıyor.


Yazmak buna benziyor. Şiir, heykel, resim, dans ve müzik, buna benziyor. Bu geçici dünyada geçici, sınırlı, kusurlu aklımızla iki hoş seda etmek buna benziyor.


“Olanlar oluyor, ölenler ölüyor.”


İnsan bir yerde “Kontrol bende.” illüzyonundan -nasipse- uyanıp, “Ah ne küçüğüm, koşullardan sadece biriyim.” demeye başlıyor.


Sözünü, çaresizce, söylüyor.

Sesini, çaresizce, çıkarıyor.

Kendisini, çaresizce, oluyor.


İşte böyle.


*Barış Bıçakçı’ nın romanı.

Sizlere daha iyi bir hizmet sunabilmek için sitemizde çerezlerden faydalanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerezleri kullanmamıza izin vermiş oluyorsunuz.

Detaylı bilgi almak için 'Çerez Politikasını' ve 'Gizlilik Politikasını' inceleyebilirsiniz.