Ölüm var

“Ölümden sonra yaşam var mı?” sorusuna değil merakım, “Ölümle birlikte yaşam var”a bakıyorum. Ölümle birlikte yaşam var. Öldüğümde bir daha yürüyüşe çıkamayacağım, çocuklarımla vakit geçiremeyeceğim, sabah kahvemi yudumlayamayacağım. Ölüm var, bu dünyada.


Ölümle ilk karşılaşmam epey erken bir dönemde, anneme yaşattığım zor doğumla başladı. Esas amacı bebeği yaşama bağlamak olan kordonun, görevini tanımlı sınırları çerçevesinde yapmayıp boğazıma dolanması sonucu annemin ölüme yakın deneyimi yaşaması, çok küçük yaşlardan itibaren ölümü düşünmeye sevk etti beni. Kaç çocuk ölüm kelimesiyle birlikte, hatta öldürmek kelimesiyle birlikte aynı cümle içinde kullanılır? Ben onlardan biriydim. “Doğumun zordu, az kalsın ölüyordum”, “Annemi öldürebilirdim, annem ölebilirdi.” Bana kan ve besin sağlaması gereken kordonun neden çıldırıp beni soluksuz bırakmaya çalıştığı veya benim neden çıldırıp yaşam kaynağımın boynuma dolanmasını tolere edemediğim, üzerinde uzunca düşündüğüm konulardan biri olmuştur. On yaşıma gelip daha ilkinin meraklı sorgulamaları devam ederken bu sefer babaannemin yemek yerken ölümüne tanıklık ettim. Mide kanaması yüzünden hastaneden yeni taburcu olan babaannem doktorların söylediğine göre midesi haricinde taş gibi sağlıklıydı ve en az yüz yaşına kadar yaşayabilirdi. Derken boğazına kaçan tavuk kemiği ölümünü hepimizin beklediğinden önceki bir tarihe almış oldu. Babaannemin gözümün önündeki bu beklenmedik ölümü beni yaşamın anlık değişen koşulları üzerinde düşünmeye sevk etti. Bir an buradasın, sonrasında yoksun? İnanılması zor bir şekilde garip gelmişti. Hatırladığım ilk duygum üzüntüden önce şaşkınlıktı. Her şeyin göz açıp kapayıncaya kadar değişebilmesine şaşkındım.


Babaannem gibi ailemde ki bana yakın diğer büyükler de uzun hastalık süreçleri geçirmeksizin geride kalan aile üyelerini şoka sokacak kadar hızlı ölümlerle ayrıldılar aramızdan. Dedem kalp krizi, anneannem beyin kanaması, babam akciğerlerinin durması nedeniyle. Belki de çoğu insanın ‘iyi ölüm’ tanımlarına uyacak şekilde, elden ayaktan düşmeden ayrıldılar aramızdan. Acıları bir yana, bu tür ölümler benim için ölümün kendisinin değil de geçicilik kavramının sorgulatıcıları oldular; sürekli ve kalıcı hiçbir varlığın olmamasının idrakine biraz yaklaştığım zamanlardı o ölümler benim için.


Ölümün yatılı misafir olarak evime girmesi ise bundan 14 sene önce oğlumun hastalığı ile başladı. Bir yaşındayken geçirdiği 45 dakikalık bir havale sonucu beyninin sol tarafı küçülmeye başlayan oğluma az rastlanan nörolojik bir hastalığın teşhisi kondu ve rahatsızlığın hangi yönde gelişeceği bilinmediğinden yapabileceğimiz tek şeyin beklemek olduğu söylendi. Yaklaşık 1.5 sene süren bu bekleme döneminde ‘’beynindeki küçülme devam edebilir ve gidişatı ölümle sonuçlanır’’ veya ‘’bir kerelik bir şeydir, vurup geçmiştir, kalan hasarla yaşarsınız” olasılıkları arasında ‘durmayı tecrübe etmek’ sunuldu bize yaşam tarafından. Sonucun ne olacağı belli olmayan gri bir alan.


Ölüm, hakkında düşünmek için erteleme ayrıcalığımız olduğunu düşündüğümüz bir konu. Gelin görün ki aynı zamanda koşullu bir cümle oluşturamayacağımız nadir konulardan da birisi. Bu ne yaman çelişki! Mesela “eğer ben ölürsem” diyemeyiz hiçbirimiz. Bu yazıyı okuyan veya bugün dünyada nefes alabilen hiçbir insan, bundan yüz sene sonra burada olmayacak. Basitçe, doğduğumuz için ölüyoruz hâlbuki.


Ölümle ilgili kafamda yarattığım ve aslında hiçbir doğruluğu olmayan imtiyazlı durumum ortadan kalkmıştı. “Nasılsa hepimiz bir gün öleceğiz, şimdiden düşünmek niye?” şeklinde, kendi kendimize tekrarladığımız toksik söylemleri kullanma lüksüm elimden alınmıştı. Aslında bu, ölümün daima yanı başımızda oluşunun farkındalığıydı ve ailede yaşanan diğer ölümler gibi hızlıca olup geçmedi. Varlığını hatırlattı ve unutmama şans tanımayacak şekilde benimle durmaya devam etti.


Ne kadar kalacağı ve ne yapacağını bilmediğim yatılı bir misafirim olmuştu. Elimde bir manuelim yoktu, onu nasıl ağırlayacağımı bilmiyordum ve üstüne üstlük bu misafir hayata artık eskisi gibi devam edebilme kapasitemi elimden almıştı.


Tedavinin ilk başlarında, oğluma verilen ilacın miktarı ve dakikada en fazla bir damlasının kana karışması gerekliliği ile bir geceyi hastanede, kanser hastalığı ile teşhis edilmiş çocukların ve refakatçilerinin kaldığı bir katta geçirdik. Refakatçiler annelerden oluşuyordu ve kata yatışımız tamamlanıp içeri alındığımızda o gün oradaki her anne yanıma gelip sırtımı sıvazlayarak “Allah kurtarsın” demişti. Bu kadar. Konuşulacak bir şey kalmayıp, kelimeler duaya dönüştüğünde söylenecek tek şey buydu galiba. Bu süreçte o kadar uzun zaman geçirmişlerdi ki, geldikleri aşamada çocuklarını bir daha görememe ihtimalinin yarattığı üzüntü, ölümün varlığını her gün hatırlayarak yaşama haliyle birleşince ortaya bu yalın kabulleniş/yakarış çıkmıştı. Geçmiş olsun değil, Allah kurtarsın.


Hastalık süresinde ölüm benim için yavaş yavaş sadece bir bilgi parçası olmaktan çıktı. Doktor ziyaretleri, ilaçlar, tedaviler, hastaneler... Ölüm bunların hiçbirisi değildi. Ölüm, dünyadan gitmiş olmaktı. Buradan nereye gitmiş olacağımın, reenkarnasyon inancımın, öldükten sonra başka formlarda devam eden yaşam kavramının öncelikli olarak önemi yoktu. Deneyimlerimle birlikte benim artık, bir şeyin gitmiş olmasıyla, burada olmamasıyla ilgili bir fikrim vardı. Ölümün, benden anlamamı istediği gerçeklik buydu. Önüne veya arkasına başka kavramlar eklemeden, ölümün yaşam döngüsü içerisindeki yerini ve doğallığını görmek. Bu dünyadaki yaşamın sona ermesi ve bunun bendeki tüm yansımalarıyla kalabilme halim.


Oğlumun beyninin küçülmesine tıp dilinde atrofi diyorlardı. Atrofi normal büyüklükteki bir organın sonradan küçülmesi olarak tanımlanıyor. Ama kelimenin esas kökenine baktığınızda Latince’de israf veya beslenme yetersizliğinden boşa harcanan anlamına geliyor... Kelimeyi metefor olarak kullandığımda ve kendi hayatıma uyguladığımda düşündüğüm hep şu oldu. Neyin israfı veya neyin boşa harcanması?

Yaşamın...

Yaşamı israf etmeyince, yaşama anlam katınca ölüm de anlam kazanıyor.


İşte bu bağlantıyı hissedince, azıcık deneyimleyip onunla yaşadıkça, okumayı bitirip kenara koyduğum bir kitap gibi değil tam tersi bütün eylemlerim, düşüncelerim, hislerim ve dünya arasında canlı bir bağlantı oluşuyor. Bu bağlantıyı ince ince nasıl dokuduğumu, bana ve dünyaya dair her şeyin birbiriyle nasıl etkileştiğini ve tüm bunları nasıl da canlı tuttuğumu görüyorum. Burası, yaptığım en sıradan işlerin bile kendi içinde bir anlamının olduğu büyülü bir alan. Bu büyülü alanda yaşadığım hiç bir deneyim anlamını yitirmiyor, zorlu deneyimler beni zorlamaya devam ediyor ancak zarafetle ve merakla bir şahitlik haline geçiyorum. Beni, birini seçmek zorunda bırakmadan, üzüntüm ve neşem, isyanım ve kabullenişim aynı alan içerisinde aynı anda var olabiliyor.


Yaşam o kadar büyük ki o hepimizden fazlası. Yaşam, benim kişisel ömrümle sınırlı değil, sınırlı olan bir şey varsa o da benim anlayışım belki. Ölümü, yaşamın karşıtı olarak görmüyorum. Tam tersi ölüm yaşama yer açıyor. Ölüm, yaşamın devamı için var. Hayatımı nasıl yaşadığım, ölümü nasıl deneyimlediğimi etkiliyor. Hayatımda atrofi varsa ölüme reddetmemem mümkün değil. Onun dışında, bir daha çocuklarımı göremeyeceğimin derin üzüntüsü (bazen isyanı) yaşamın büyüklüğüne karşı hayranlığımla ve ölerek onun devamına yapacağım hizmetin kabullenişiyle bir arada var oluyor.


Görüyorum ki yaşam benimle ilgili bir şey değil, ben yaşamla ilgili bir şeyim. Ölüm de.

Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!

Sizlere daha iyi bir hizmet sunabilmek için sitemizde çerezlerden faydalanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerezleri kullanmamıza izin vermiş oluyorsunuz.

Detaylı bilgi almak için 'Çerez Politikasını' ve 'Gizlilik Politikasını' inceleyebilirsiniz.