Ölümle başlayan konuşmaların sonu

Ölümle başlayan konuşmaları nasıl sonlandırabiliriz? Daha önce benzer bir konuyu "Ölümü konuşmaya nasıl başlayabiliriz?’’ diye sormuştum. Şimdi davetim, sohbetin sonuna da dikkatinizi çekmek üzerine.


Bir şeyin sonunu düşünmek için başlamak gerekir değil mi? O zaman ana sorunun cevabından konuşabilmemiz için tekrar başlangıca mı gitmemiz gerekiyor? Hiç başladık mı ki?


Büyük oğlum bu sene üniversite sınavına giriyor. Buradaki sınav sistemini anlamak üzere bir şeyler okuduğumda genelde ailelerin işlerini kolaylaştırmak üzere hazırlanmış yapılacaklar listeleri ile karşılaşıyorum:


  • Sınavdan ne bekleyeceğimizi bilmek
  • Süreçle ilgili kontrol edebileceğimiz yerlerin farkında olmak
  • Sorularımız oluştuğunda başvurabileceğimiz kaynakların farkında olmak
  • Sağlanan desteklere ulaşabiliyor olmak

Biliyor musunuz bu maddelerin bire bir aynısı ve fazlası "İyi Ölümün Prensipleri" başlığı altında pek çok makalede sıralanıyor.


  • Ölümden ne bekleyeceğimizi bilmek
  • Süreçle ilgili kontrol edebileceğimiz yerlerin farkında olmak
  • Ölümle ilgili sorularımız oluştuğunda başvurabileceğimiz kaynakların farkında olmak
  • Sağlanan desteklere ulaşabiliyor olmak

Yanlış değil elbet. İnsan zihni bilmek istiyor. Bildiğimiz yerde kendimizi daha güvende hissediyoruz, plan yapabiliyoruz ve seçim yapabileceğimiz noktalarda seçim hakkımızı kullanabiliyoruz. Ama kanımca, konuyu sadece bir iş planı veya yapılacaklar listesine dönüştürmek ölüm konusunda ayağımıza dolanan zincirlere bir tane daha eklemekten öteye gitmiyor.


Ölümü, son aşamalarında bir iş planına dönüştürerek yenir yutulur hale getirdiğimizi düşünmek ve bu tarafından bir iş idaresine girişiyor olmak üniversitede İşletme okuduğum günleri hatırlatıyor. Mezuniyetimin üzerinden epey geçti. Mezun olduktan sonra yirmi sene kadar aktif olarak iş hayatında bulundum. Bu dönemde edindiğim tecrübelerden dolayı akraba, aile, dost camiasından işletme yüksek lisansı konusunda fikrimi soranlara ‘’bence hemen yüksek lisans yapmayın, önce üniversite sonrası tecrübe edinin’’ dedim. Zira iş dünyası okullarda öğretildiği gibi akmıyor, aynı zamanda öğrendiklerinizi uygulamayınca, yalnızca zihinde kuru bir bilgi olarak, unutulana kadar, varlığını devam ettiriyor. Tecrübeyle birlikte tekrar bilgi almaya yönelik bir eğitim girişimi, gerçek dünyayla ilişkiniz artık kurulmuş olduğu için, gelişiminize daha çok hizmet ediyor. Kaldı ki kitapların yetmediği hallerde var. Mesela yöneticilik dediğiniz kademe bir ünvandan fazlası. Kitaplarda yazanların kapsayamadığı boşlukları doldurabilen kişilerin hem sayılan hem sevilen bir yönetici haline dönüştüğü hallerden bahsediyorum.


Ölüm konusunda da böyle. Ölüm konusunda yapılan konuşmalar, verilen "eğitimler" veya yazılan kitapların neredeyse hepsinde ana tema ölümün planlanması üzerine kurulu; ölüm için bir iş planı. İş planları niye yapılır peki? Kontrol edebilmek ve yönetebilmek için. Bağlantıyı görebiliyor musunuz?


Hani kendimizi hep ölümün kurbanları olarak görme eğilimimiz var ya. Ben tam tersini söylüyorum. Hayır, kurban bizler değiliz. Bu çağda yaşayan insanların kurban ettiği şey "ölüm" İş planlarıyla.


Eğer bu satırları okuduktan sonra yazılanlarla biraz durabilirseniz, ölümle ilgili konuşmaların ne başlangıcının ne sonunun ne de özünün, planlamayla ilgili olmadığını hissedebilirsiniz. Planlama kısmı ara bir durak olabilir mi? Canınız isterse belki.


Konunun başlangıcı; ölümün varlığını kabul etmekten ve konuşmaktan kaçındığımızın farkına varmak,

Konunun sonu; insan olarak haddimizi ve sınırımızı bilmek,

Konunun başlangıcını ve sonunu bir arada tutan dokuma; şükran

Konunun özü; yaşam


Ölümden konuşmak yaşamdan, nasıl yaşadığımızdan konuşmak ve yaşamdan konuşmak kendi yaşamımızın sonlu niteliğinden yani ölümümüzden konuşmak demek. Bu ikisini birbirinden ayırmaya teşebbüsün sonucu ise ölümü iş planlarıyla yönetmeye çalışır hale gelmek, tıpkı bu çağda yaptığımız gibi.


Stephen Jenkinson bilge ölmenin (iyi değil – bilge) bir sevgi eylemi olduğunu söyler. SJ’a göre bilge ölmek yaşama duyulan sonsuz inancı taşır ve sevdiklerimize bırakacağımız mirastır. Evliliğin sonu değil, evlilik hayatının sonuncu büyük sevgi eylemidir. Ölmek, ölmemenin zamanı değildir.


Yaşamın sonlu niteliği üzerinde düşünerek yeterince zaman geçirirseniz hayatınızda bir süre sonra bir farkındalık oluşur. Hatta bu o kadar hafif bir farkındalıktır ki, belki bir kuş tüyü ağırlığında, ilk başlarda fark etmezsiniz bile. Sonrasında, yaşamınızı nasıl sürdürdüğünüz, gündelik hayatınıza rutinlerinizle birlikte nasıl devam ettiğiniz bu farkındalıkla veya oluşan bu yeni alanla bağlantıya geçer. İşte ben buna YAŞAM diyorum. Benim kişisel ömrümü de kapsayan ancak benden ve hayatta olan tüm canlılardan daha büyük olan yaşam. Canlı bir şey. Yaşam’la bağlantımı böylesi derin bir yerden ‘’bilince’’ (daha önce hiç bilmediğim şekilde) onunla aramda bir dokuma oluşmaya başlıyor. İlişkilerim, sözlerim, hareketlerim, aslında tüm deneyimlerim yaşamı besliyor ve yaşamdan besleniyor. Zorluklar zorluk niteliklerini yitirmiyorlar ama ben onlarla aynı beden içerisinde var olabiliyorum. O alanla bağlantım kesildiğinde ise hayatımdaki her şey üzerime bir yük olarak biniyor. O alanla bağlantıda olmak benim yuvaya dönüşüm. Bağlantısız halim ise hayatımı daha otomatik bir yerden sürdürdüğüm, neşeyi ve canlılığı hissedemediğim bir var olma hali. Ölümlü olduğum ve geçici varlığım üzerindeki tefekkür beni yuvaya döndürüyor. Stephen Jenkinson’ın diğer bir sözünü hatırlıyorum: "Ömrünün sonunu görmek, hayatta olmayı sevme becerisinin doğumudur. Yaşam sevgisinin beşiğidir."


İş planları değil, tefekkürle yolumu buluyorum.

Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
Yorum yazmak için üyelik girişi yapmalısınız.

İnternet sitemizde kullanılan çerezlerle ilgili bilgi almak ve tercihlerinizi yönetmek için Çerez Politikası, daha fazla bilgi için Aydınlatma Metni sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz.