Kimliklerden Can'a

Tüm kimliklerinizden sıyrılma imkanınız olsaydı, kim olurdunuz?


Sizi siz yapan şeyler nedir?


Annenizin ve babanızın çocuğu olmadan önce siz kimdiniz? Buna dair bir şey hatırlıyor musunuz?


Hatırlamayız...


Birçok inanç sistemine göre dünyaya gelişimizin bir amacı var. İlginç olan şu ki, tüm insanların bir amacı var ve tüm bu insanlar birbirine bağlı. Bir kişi yok ki hayatındaki başkasına bağlı olmayan unsurlar olsun. Soluduğumuz hava bile bunu anlatmaya yeter. Pasifik'te bir adada bile yaşasanız, dünyanın diğer ucunda atmosfere bir fabrikanın bacasından salınan gazlar atmosfere karışıp soluduğunuz havayı etkiliyor. Birbirimizin aldığı nefesi etkiliyorsak, doğduğumuz andan itibaren birbirimizi etkilemeden yaşamamıza imkan yok. Öyleyse aldığımız nefese karışan her şeyden sorumluyuz. Her nefesle kanımıza karışan oksijende de zehirli gazda da sorumluluğumuz var. “Hayır” demediğimiz zehirli gazda da “Evet, devam” dediğimiz ve koruduğumuz, en azından zarar vermediğimiz havada da sorumluluğumuz var. Buradan başlayarak zamanı geriye doğru sarsaydık, nelerde sorumluluğumuz vardı, anlardık. Nefesi hesaba katarak görünen o ki her şeyin parçasıyız. Her şeyle biriz. Bunu böyle düşünmek bazen adeta tahammül edilemez bir fikir olabilse de herhangi bir mezarlığa gidip etrafa bakındığımızda, karışacağımız toprağın döngüsüne dikkatimizi verdiğimiz zaman koca dünyanın içindeki yerimizi hatırlarız. Peki ya ruh?


Yıllar önce bir doktorun verdiği röportajda okumuştum. “Ne yaparsak yapalım, can diye bir şey var” demişti. İnsan bedenini tüm mekanik bilgilere göre iyileştirmeye çalışırken, tüm prosedürlerin uygulanmasına rağmen çalışmayı sona erdiren bedenin içinde başka bir gerçekliğin olduğunu kabul ettiğini söyleyen doktor… Yapılabilecek her şeyi yapmasına rağmen bedenden çıkıp giden bir can ve önlerinde kalan cansız beden…


Yaşama halinde olmak güzel.


Lafı şuna getireceğim. Bir bedenimiz, bir de canımız var. Bir de içinde olduğumuz, sayısız parçaya bölünmüş varoluş. Tüm bunlarla ne yapıyoruz, işte orası bize kalmış.


Sabah çay içmek istediğimde önümde duran poşet çay ile dökme çaya bakarken bunlar uçuştu zihnimde. Elimdekilerle ne yapıyorum? Hangisini seçiyorum? Kendime ne yapmayı seçiyorum?


İçinde bulunduğunuz bu ana bakın şimdi. Ana bakmak için gözlerinizi kapatın. Çünkü “an” dediğimiz şey de halimiz aslında. Halinize bakmak için de gözlere değil, içe bakışa ihtiyacınız var. Gözlerinizi kapatın ki içinize daha kolay dönün. İçinize bakın, halinizi hissederek… Gönül gözü denilen şey, kendi halini hissetmeden, bilmeden olmaz. Tüm bedeninizi tarayın, nefesinizi izleyin. Neresi sıkışık, neresi var ama yok, neresi ne diyor… Sonra isterseniz açın gözünüzü, elbette kulağınızı da… Duyumlarınızla birlikte yer yüzünde hissedin kendinizi.




Şimdi canıma sorma zamanı. “Tüm bunlarla ne yapmayı seçiyorsun?” İşte o seçim aslında kendi "Can" parçanıza götürüyor. Beden parçanızla deneyimlediğiniz dış dünyadan Can'ın gerçek arzusuna götüren yol, bedene yaptıklarımızdan, beden ile yaptıklarımızdan geçiyor. Bedene giydirdiklerimiz, yedirdiklerimizin, beden ile gösterdiklerimizin hepsi Can'a giden yolun önünü kapatıyor. Can'ın önünü açmak içinse ona sormak gerekiyor.


Sevgi ve dostlukla…





Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
Yorum yazmak için üyelik girişi yapmalısınız.

İnternet sitemizde kullanılan çerezlerle ilgili bilgi almak ve tercihlerinizi yönetmek için Çerez Politikası, daha fazla bilgi için Aydınlatma Metni sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz.