İbrahim Baran Kurt Gündüz Diğer Yazıları Yazar Kimdir

Karanlığın içindeki ışık

Tom Waits, hayatı berbat durumda, sokağa atılmış, elinde içki şişesi, şarkısını mırıldanıyor. Sahneye Roberto Benigni dalıyor, bi girizgaha, boş laflara gerek duymadan bağırıyor: "It's a sad and beautiful world!” (Hüzünlü ve güzel bi dünya bu!)

 

Karanlığın içindeki ışığa bakıyoruz... Yanı başımızda beton zeminli bi spor sahası. Birkaç kale, birkaç pota. Önümüzde otlak kıvamında bi boş alan. Karşıda tepeler, tepelerin de ötesinde Baba Dağı. Ay tepelerden birinin ardından yükseliyor. Bissürü (15, 20, 30, kim bilir) adam, akşam ayazında hafiften titreyerek, birbiriyle konuşmadan, hiçbir şekilde sözleşmeden, aynı yöne bakar halde bekliyor. Önümdeki biraderin sırtını döndüğü anda ayın ilk noktacığı azat oluyor. "Şşt! Heey! Dön olm, çıktı!" diyemiyorum. "Öhöm öhöm!" diye hile yapmayı düşünüp vazgeçiyorum. Neyse ki birader de oyalanmadan dönüyor tekrar geçici kıblemize doğru. Noktacık, parçaya dönüşüyor. Ses çıkarabilsem "Bir ay doğar ilk akşamdan geceden..." diye türkü tutturacağım. Tanımadan sevdiğim, gurur duyduğum kardeşlerimden birinin omzuna kolumu atıp o halde söyleyeceğim türkümü.

 

Vipassana'nın 8. gününün akşamındayız. Türkü tutturamayışım, öhöm öhöm bile diyemeyişim o yüzden. 10 günlük bi kurs bu. Siddharta Gautama'yı Buddha'ya (aydınlanmış olan) erdiren temel yolu öğrenip deneyimliyoruz. Konuşmak, göz göze gelmek, herhangi bi şekilde iletişim kurmak yasak; telefon yasak; müzik dinlemek yasak; okumak, yazmak yasak; yürüyüş dışında spor yapmak yasak; cinsellik yasak; ilk kez katılanlara akşam az meyve var, eski öğrencilere öğlen 12'den sonra herhangi bişe yemek yasak. Sabah 4'te kalk, akşam 9'da yat. Günde 10 buçuk saat meditasyon. Bilinç ve bilinçaltı; aydınlık ve karanlık... Bütün ekip orada. Kaçacak yer yok.

 

Karanlığın içindeki ışığa bakıyoruz... Çok severek başlıyor hikaye. Dünyanın kalbine bakmamdan hemen sonra. Zamanla yükler, yaralar, bıkkınlıklar, korkular giriyor devreye. Ben onunla oynamak istiyorum; onun vakti, hali, isteği olmuyor. İstediğim olmadıkça ben küsüyorum, suçluyorum. Ben küsüp suçladıkça o altında eziliyor, daha da uzaklaşıyor. Bi gün meteor yağmurundan bahsediyorum. "İkimiz izleyelim mi?" diyor. Dünyanın en mutlu insanı oluyorum. Uzak, karanlık bi yere geçiyoruz. Hava serin gibi, bayaa da rüzgarlı; kat kat kıyafetimiz, battaniyemiz var. Uzanıp bekliyoruz. Meteor yok piyasada. Uykusu geliyor. Erkenden gelir hep uykusu, "Eyvah!" diyorum, "Plan yalan olacak..." Tam umudumu yitirecekken gökyüzünde kocaman bi alev topu beliriyor, karanlığı yararak saniyelerce ilerleyip kayboluyor. Çığlık atıp doğruluyoruz. Hayatımda tanıdığım ejderha görmüş tek insan o, "Yine mi geldi acaba?" diyorum içimden. "Kahve mi yapsak?" diyor afacan afacan sırıtarak. Rüzgar bulutları getiriyor. Kalkıp tüm açıları tarıyorum, gökyüzünde bi açıklık göremiyorum. Rüzgarın hızından medet umuyorum. Alev topundan ve diğer şeylerden bahsediyoruz bi süre. Bulutlar aman vermiyor. Yeniden uykusu geliyor ve omzumda uyuyakalıyor. Saatlerce uyuyuşunu izliyorum. Arada bi ümit bulutlara bakıyorum ama ııh. Unutulmaz bi alev topu ve sonu gelmeyen bulutlar oluyor gecenin ve hikayemizin özeti.

 

Karanlığın içindeki ışığa bakıyoruz... Yaşlı bi meşe ağacının üstünde, ağaç evin ufak terasında oturuyoruz. Rüzgar arttıkça meşeyle birlikte sallanıyoruz. Önümüz karanlık, çok uzaklarda tek tük, nokta kadar ışıklar, o noktalar dışında ise sadece silüetler var. Uzaktaki dev silüetten birkaç dakikada bir kırmızılık yayılıyor karanlığın ortasına. Turuncu-kırmızı lavlar önce gökyüzüne yükseliyor, ardından yanardağın kenarlarından aşağı akıyorlar yavaş yavaş karararak. O gün tanışmışız. Bizi şehrin dışındaki çiftliğe, bu meşe ağacına götürecek servisin hoparlörü çalışmayınca ben girmişim devreye, Rodriguez açmışım, bakışları değişmiş, sonra hiç susmamışız zaten. Trafik kazasında ölen hayatının aşkından, unutulmaz alev topuna, ölümden yaşama, aşktan ayrılığa, sonsuzluktan ana, her şeyi konuşuyoruz. Lavlar ve muhabbet nedeniyle  kıpırdayamıyoruz yerimizden ama donuyoruz bi yandan. Birbirimize sokulmamız ve ikinci battaniye de yetmiyor ısınmamıza, lavları odadan izlemeyi teklif ediyorum. Yaraları tereddüt ediyor. Isınmak dışında amacım olmadığını söylüyorum. Ayrılıktan, yokluktan öğrenmeye devam ediyorum, aylardır bi kadına dokunmamışım, ne zaman dokunabileceğim konusunda benim yaralarım da fena halde tereddütteler. Odama gitmemi istemediğinden kabul ediyor içeri geçmeyi. İçeride rüzgar yok, ısınıyoruz hemen, biraz izledikten sonra uykumuz geliyor. Yatak kocaman, bi ucuna o, bi ucuna ben kıvrılıp uyumaya geçiyoruz. Bi süre sonra çekine çekine omzuma yatıyor. O titriyor, ben titriyorum, kalbim güm güm. Kalp atışım yavaşlasın, uyuyacağım. Dayanamayıp öpüyor, öpünce titreme dönüşüyor. Geçmiş, gelecek, ölenler, kalanlar, yaralar, korkular, kadınlar, erkekler hep beraber sevişmeye başlıyoruz. Uzuun uzun, hissede hissede, iyileşe iyileşe bir oluyoruz. Zirve anında kafamı kaldırıp dışarı bakıyorum ve yanardağla aynı anda püskürtüyoruz lavlarımızı. Üstümüzde lavlar, karşımızda lavlar, sarılıp uykuya dalıyoruz.

 

Karanlığın içindeki ışığa bakıyoruz... Kumsaldayız, cam gibi deniz birkaç metre ötemizde. Bi yanımız deniz, öbür yanımız orman, ortamızda ateş, 5 adam göğe bakıyoruz. Farklı şehirlerden gelip ülkenin en ucunda buluşmuşuz. Sırlarımızı, korkularımızı, coşkularımızı, utançlarımızı, öfkelerimizi, yaralarımızı, hayallerimizi, gözyaşlarımızı, kahkahalarımızı paylaşmışız çemberlerde. Bazen kapışıp ilk sakinlemede sarılmışız, bazen can kulağıyla dinleyip birbirimizden öğrenmişiz. Bize sunulan doğal rakiplik halini biraderliğe evriltmek için elimizden geleni yapmış, bol bol da eğlenmişiz. Ateşte pişirip denizde yıkamış; işi, gıdayı, kıyafeti, yükü, rolleri paylaşmışız. Günler bitmiş, son gecemize varmışız... Şamanımız birer yudum ilaç veriyor son çemberimizden önce. Köşelerimize çekilip kendimize bakıyoruz. Sonra oturuyoruz ateşin başına. Ay kocaman ve turuncu. Kanlı dolunaymış kendisi. Az ötesinde Mars, parıl parıl o da bu gece. Ufak ufak dalga sesleri, ateşin çıtırtısı...  Kanlı dolunayın üstü kararmaya başlıyor. Minik minik  tutuluyor ay. Çevremdeki güzellere bakıyorum, sonra kendimi de ekliyorum güzeller parantezine güç bela, gözüm yaşarıyor karanlık ışığı ele geçirirken. Birkaç saniyede gözümün önüne geliyor "Bittim..." dediğim anlar, tek tek. Yanımdaki güzellerin anlattıkları birleşiyor kafamdakilerle; gözyaşlarımızın, heyecanlarımızın, korkularımızın, hayallerimizin yani özümüzün aynılığı reddedilemeyecek hale geliyor. Her birinin çocukluğunu getirmeye çalışıyorum gözlerimin önüne. Kendi çocukluğumla birlikte oynuyor, korkuyor, dünyanın "hediye" ve "ceza"larıyla karşılaşıp el yordamıyla büyüyorlar. Tamamen kararmış ayın ilk parçası sıyrılıyor nihayet. Ufak ufak büyüyor ışık, şimdiden geride kalmaya başlıyor tutulmanın hissi. Bu defa başka gözyaşları dökülüyor yanaklarıma. Yüzümde kocaman bi gülümseme. Parıl parıl, kocaman dolunay burada. Biz de parıl parıl buradayız. Hiç anlatmadığımız kadar anlatıp, şarkılar söylüyoruz. Bi yandan çember olayına yeni bi soluk getirip, çekirdek çitliyor, abur cubur yiyoruz. Uzun uzun sarılarak kapatıyoruz son çemberimizi.

 

Karanlığın içindeki ışığa bakıyoruz... Ay tepenin ardından sıyrılmaya, büyüdükçe büyümeye devam ediyor. 8 günde neler olmuş neler. Belgesel kıvamında rüyalar, yüreği ağza getiren krizler, "Bugün benim ikinci doğum günüm!" dedirten yükselişler, bi sonraki turda dünyaya kayısı olarak gelmeyi isteten yorgunluklar, bilmemkaçıncı kabul denemeleri... Hepsini hatırlatan fotoğraf olarak işliyorum zihnime, ayın milim milim çıkışını beraberce izlediğimiz bu anları. Ay tamamen azat oluyor tepeden, karanlığın ortasında ışıl ışıl parlıyor. Yüzümde kocaman bi gülümseme, avuçlarım başımın üstünde birleşik, teşekkür ediyorum. Ay azat olur olmaz gong çalıyor. Günün son meditasyonu için meditasyon salonuna davet ediliyoruz.

 

Salondaki minderime oturmuş, ayın gündüz ortaya çıktığı zamanlardaki dandik halini düşünüyorum. Hayatı anlamlı kılan ölümü, birliği birlik yapan ayrılığı... Bi absürt komikliği seviyorum ben; bi de umutlu hüznü. Bi yanım şu bahçede "Hele hele hele hele Anteplim..." çalıp şu ekiple göbek atmak istiyor kutsal sessizlik biter bitmez; diğer yanım bi taşın üstüne çıkıp bağıra bağıra "Derine, hep derine kazıyoruz..." şiirini okumak... Işığımın aslan kontrastı olan hüzünlü ve güzel karanlığımı öpüp meditasyona başlıyorum.

Yorum yaz