Canına tak etmek...
İnsan hayatında bazen çok zorlandığı, durumu idare etmek için aşırı çaba gösterdiği ve adeta kendi dayanma gücünü test ettiği durumlar/dönemler yaşar. Bunların bir kısmı aslında kendisinin son verebileceği, bir kısmı da tamamen elinde olmayan faktörlerden dolayı katlanmak zorunda kaldığı şartlardan doğmuş olabilir. Zorluğun, hoşnutsuzluğun, huzursuzluğun veya mutsuzluğun kaynağı ne olursa olsun, öyle bir an gelir ki, zorladığımız "dayanma gücü" bizi yarı yolda bırakır ve sonrasında olaylar bir doğal felaket gibi olanca şiddetiyle akmaya başlar...
Bu süreç aslında çok uzundur ancak patlama o kadar şiddetli olur ki dışarıdan bakıldığında soğumuş bir yanardağın birdenbire tekrar aktif hale gelmesi gibi görünür. Hep vurgularım; insan canlısı, kendisi için iyi veya kötü olanı ona fısıldayan bir "içsel pusula" ile dünyaya gelir. Fısıldayan diyorum çünkü bu pusulanın sesi kendinden çok kısıktır; bu sesi duyabilmek için egzersiz gerekir, iç huzuru gerekir, sakinlik gerekir... Bu iç pusulaya doğuştan sahibiz ancak onu hakkını vererek kullanmamız ve bize usulca gösterdiği yönde ilerleyebilmemiz yıllarımızı alır.
İnsan kendisini iyi hissedeceği sosyal ve fiziksel ortamları, uğraşları, eğitimleri, görsel ve işitsel uyaranları her zaman bilir. Daha doğrusu, iç pusulasının sesi ona ulaşıyorsa bu bilgi ona içten verilmiş olur. Tam bu aşamada, devreye (pusula ile kendi benliği arasına) bu yolda ilerlemesine engel olabilecek etkenler girebilir. Nedir bunlar? En başta KORKU... Tabii ki insan kendini iyi hissetmekten ya da bunun için yapması gerekenlerden korkmaz, ancak bunun kendisine getireceği maliyetleri düşündüğünde korkabilir ya da bu maliyetleri ödeyemeyeceğini düşünebilir. Bir örnek daha anlaşılır hale getirelim: Özünde rahat edeceği yaşam tarzı özgürlüğe, hoşgörüye, esnekliğe ve sanatsal faaliyetlere yakın olan bir genç, muhafazakar görüşlere sahip bir aileye sahip olabilir. Bu genç, uzun yıllar ailesinin uygun gördüğü yaşam tarzını benimsemek zorunda kalır çünkü kendi yaşamını finanse edecek durumda olsa bile kolay kolay kendine ayrı bir yaşam kuramaz. Bu onun için aileden dışlanmak ya da en iyi ihtimalle onaylanmamak ve sürekli eleştirilmek anlamına gelir ki kendisi olabilmek adına bile olsa bu durum onun için ödeyemeyeceği bir manevi maliyettir. Böyle bir yaşamı sürdürmek, benlik için acı vericidir ancak diğer türlüsü de göze alınabilecek gibi değildir. Ta ki daha önce bahsettiğim yanardağ patlaması gerçekleşene kadar... Artık benlikteki enerji o kadar birikmiştir ki adeta magmadan yeryüzüne fışkıran lavlar gibi, insanın içindeki özün karşısında hiçbir dünyevi kütle duramaz. Belki aileyle ilişkilerin kopma noktasına gelmesi bile göze alınır ve ruhu besleyip büyütecek yaşam tarzı ne ise onu yaşamaya giden yola çıkılır... Üstelik bu yola öyle bir enerjiyle çıkılır ki çıkabilecek engeller de bir şekilde aşılır; artık korkudan eser yoktur, tam tersine umut, heyecan ve coşkuyla karışık bir duygu sürekli bedeni şarj eder.
Aynı örneği yıllarca önemsenmediği, görülmediği, sesinin duyulmadığı hatta çeşitli biçimlerde şiddete maruz kaldığı bir ilişkide kalmaya çalışan kadınlar için de verebiliriz. Yazının başlığındaki deyimin çok güzel ifade ettiği gibi, o kadının "canına tak eden" bir gün gelir ve kendi özüne uygun yaşam yolculuğu onun için başlamış olur. Ekonomik veya sosyal kaygılar yerini taşan lavların yakan enerjisine ve cesaretine bırakır, bu akış da o kadını bir şekilde hak ettiği yaşama taşır.
Canına tak etmek, bu içsel pusulanın "acil durum" butonudur. Hepimizin içsel pusulasındaki acil durum butonunun zamanlaması farklıdır; tıpkı her insanın kendine has, çok özel ve eşsiz olması gibi... Bazen önemli değerler söz konusu olduğunda, acil durum butonu büyük kitleler için aynı zamanda devreye girer ve hak edilen yaşama doğru akış çok güçlü olabilir. Toplumun iç pusulasının acil durum butonuna basılmış gibi görünüyor; çıkılan yolun bizi aydınlık yarınlara ulaştırmasını diliyorum...
YORUMLAR