Bakkal olacak çocuk

Yıllar önce birini tanımıştım. Meşhur liselerden birinden mezundu. Karısı da aynı okuldandı. Oğlu dünyaya geldikten sonra ev oturmalarında, iş sohbetlerinde, aile arasında sık sık söylediği sözleri hatırlıyorum. “Ne var yani, benim oğlum da bakkal olsun. Benim gibi olmak zorunda mı?” Samimiydi. İyi eğitim görmüş zeki insanların, çocuklarını da kendileri gibi olmaya zorlamalarını eleştiriyordu. Bunu, çocukların sırtına yüklenen ağır bir yük olarak görüyordu. Çocuk büyüyünce gönlünden ne geçiyorsa o olsun, olmayı seçtiği kişi için kimse onu yargılanmasın istiyordu. 

 

Anaokuluna başladığında eş dost, aile çevresi oğlanda bir olağanüstülük var mı diye çok merak etti. Çizdiği resimleri inceliyor, okulda ne yaptığını, öğretmenin ne dediğini soruyorlardı. Resimlerinde bir sıra dışılık yoktu, sadece öğretmeninin normal bulmadığı bir tespiti vardı. Çocuk, teneffüslerde sınıftaki kızları diğer oğlanlardan koruyor, karşılığında para alıyordu. O dönemde televizyonda mafya dizileri dönmediği için, okul yönetimi dikkatini daha ziyade sınıftaki diğer çocuklarla beraber babanın davranışlarına yöneltti. Nazikçe oğlunun yakın çevresinde gördüğü davranışları model almış olabileceğini söyledi.

 

Oğlu ortaokula başladığında, baba “Benim oğlum da bakkal olsun, ne var yani” demeye devam ediyordu. Fakat Anadolu liselerine giriş sınavının sonuçları açıklandığında iş değişti. Onu kendi lisesine değil de, götürüp arka mahalledeki okula kayıt ettirmek biraz ağır geldi. Oğlunun bakkal olması fikrinin kuvvetli bir ihtimale dönüştüğünü düşünmeye başlayınca bakkal lafı etmez oldu. Çocuğun fedailiğe yatkınlığında bir değişiklik görülmedi. Zaman çabuk geçiyor, lise bitti, üniversite sınavı geldi çattı. O zamanlar bu kadar çok üniversite yoktu. Yeni yeni açılmaya başlayan özellerden birine, gönülsüzce başladı oğlan, ama devamını getirmedi. En son “Baba, şu güvenlik işinde çok iyi para var. Bir şirket kuralım, ben başına geçeyim” dediğini hatırlıyorum. Sonrasından haberim olmadı. Hayat, insanlar bazen ayrı düşüyor.   

 

Oğlanın bu teklifi, o gün bana bir arkadaşımın hikâyesini hatırlatmıştı. Matematik mühendisliği, ikinci sınıf öğrencisiydi. Migros’ta kasiyer olarak çalışıyordu. O kadar mutluydu ki, verdiği özel derslerden daha fazla kazanmasa ve müşteri faktörü olmasa, sadece kasiyerlik yaparak hayatına devam edebilirdi. Barkodları okuturken kasada beliren fiyatları kafasından hesaplamak, toplam tuşuna basıp hedefi on ikiden vurduğunu görmek onun tutkusuydu. Rakam yazılı tuşlara basmaktan, küçük ekranda sayı görmekten büyük bir zevk alıyordu. Bir kere konuşurken, küçükken annesiyle çarşıya alışverişe çıktıklarında tutarı esnaftan önce nasıl hesapladığını anlatıp demişti ki: “Tartıya bakıp kilo fiyatından gram hesabına geçmeme engel olamıyordum. Ama bu fark edildiğinde çok sıkılıyordum, çünkü herkes benimle ilgileniyordu ve ben bundan çok sıkılıyordum.”

 

Güvenlik şirketi kurmak isteyen oğlanla matematikçi kasiyeri hatırlamama sebep olan bir başkası. Elli beş yaşında anaokulu öğretmenliği eğitimine başlamaya karar veren bir kadın. Bilgisayar şirketlerinde geçen mutsuz müşteri temsilciliği yılları üzerine çalışmaya ara verip kızını büyüten, onu yirmi yaşına getirdikten sonra “Ben anaokulunda öğretmen olmak istiyorum” diyen bir kadın. Küçüklüğünden beri öğretmen olmak istediğini, bütün çalışma hayatı boyunca nasıl öğretmen olunacağını araştırıp sonra bir şekilde günlük hayatına döndüğünü biliyorum. Şimdi, öteden beri içinden geleni ertelemekten vazgeçiyor.

 

Okulların açılma vakti yaklaşırken düşünüyorum. Acaba kaçımız gerçekten sevdiğimiz işi yapıyoruz? İşimizi yaparken kaçımızın içi sevinçle doluyor? Kaçımız heyecanlanıyoruz, zevk alıyoruz işimizden? Ne zaman karar vermiştik bu işi yapmaya? Ya hiç sevmiyorsak yaptığımız işi? Şimdi şu yaptığımızı yapmasaydık, olduğumuzu olmasaydık ne yapar, kim olurduk? Asıl istediğimizi mi? Asıl istediğimiz neydi?

 

Bu soruların cevaplarını vermek çok da zor değil galiba. İnsan çocukluğunda kendini nerede, ne yaparken hayal ediyorsa, yarım asrı devirse de onu yapmak, onu olmak istiyor. Zaten çocukken uğraşmaktan zevk aldıklarıyla ve meşgul olmayı reddettikleriyle bunların sinyalini veriyor. Ve hiç sekmiyor, yapmaktan zevk aldığı, karakteri ve yetenekleriyle örtüşüyor. Meslek seçimini zevk, karakter, yetenek üçgenine yerleştirirse mutlu oluyor.

 

Oğlanın teneffüste kızları diğer erkeklerden korumak için para alması epeyce sıkıntılı. Ama ilgi alanı ve ileride olmak isteyeceği kişi hakkında bir fikir veriyor. On dokuz yaşına geldiğinde güvenlik şirketi kurup başına geçmek istemesi tesadüf değil. Engellenmesi, başka alana yönlendirilmesi de doğru değil. Birilerini koruyacak bir yol ille bulacak, yoksa yaratacak. Matematik mühendisliğinde okuyan kasiyerin, insanla az rakamla bol temas edeceği bir iş yapacağı hayatının ilk yıllarından belli. Ve ilkokula başlamadan öğretmen olmaya heves eden, öğrenmeyi, öğretmeyi, anlatmayı seven, şefkat dolu birinin hayatın türlü dönemeçlerinden geçtikten sonra öğretmenliğe adım atmasına hiçbir şey engel olamıyor.

 

İnsan olması gerekeni yapmaya, olması gerekeni olmaya çalışmasa aslında istediği mesleği icra edecek. Belki tesisatçı olacak ya da bahçıvan, boyacı yahut ayakkabı tamircisi, çilingir veya camcı, döşemeci veyahut turşucu. Hiçbiri diğerinden önemsiz, değersiz değil. Alt kata akan küveti kim kırıp tamir edecek? Ağaçları kim budayacak? Bir topuğu erimiş gerisi taş gibi yerinde duran ayakkabıya kim pençe çakacak? Kapıda kaldık, kim gelip açacak? Cam kırıldı, kim gelip takacak?

 

Bu meslekleri veya benzerlerini edinmek isteyen belki çoktur, ama icra eden ne kadar az. Halbuki hiçbirinde sorun yok. Hepsi evrensel, kendini nereye götürsen yapar, hayatını kazanırsın. Sorun, bu meslekleri beğenmemekte. Entelektüel bulmamakta. Mimar, mühendis, avukat, doktor, hiçbiri değilse yazılımcı, reklâmcı, gazeteci olmaya çalışmakta sorun. Ve çocuklardan da bunları olmalarını beklemekte. Günlük hayatın olmazsa olmaz mesleklerinin okullarının olmamasında. Mesele, bu okulların açılmasını talep etmemekte. Bu meslekleri edinmek isteyenleri, işlerini daha iyi ve güvende hissederek yapabilsinler diye eğitmeye gerek duymamakta.  

 

İlle de takım elbiseler giyip plazalara kapanmak zorunda değiliz. En iyi okullara göndereceğiz diye kendimizi paraladığımız çocuklarımız da buna mecbur değiller.

Ne yapacağız peki? İşe meslekleri küçümsemekten vazgeçerek başlayabiliriz. Evdeki çocuğun en çok ne yaparken mutlu olduğunu anlamaya ve kabul etmeye çalışabiliriz. Bakkal olacak çocuğa engel olmayabiliriz.

Yorum yaz

  • Misafir 2019-08-18 14:07:03

    her insan sevdiği işte çalışmalı benzetmek ne kadar doğru bilmem ama evlilikte böyle aslında insan sevdiği kişi ile evlenmeli ki mutlu bir hayat sürsün

  • Misafir 2019-08-18 11:53:35

    Maalesef aileler hep gosterisli meslekler istiyor.Itibar gorecekler diye.Halbuki kisi mutsu?sa yaptigi isten mutllaka bir sekilde ilerleyen yillarda hedefini gerceklestiriyor Cogunluk olmasad.